|
Tepegöz (Dede Korkut)
Bir gün Oğuz otururken üstüne düşmanı geldi. Gece içinde ürktü, göçtü. Kaçıp giderken Aruz Koca’nın oğlancığı düşmüş, bir aslan bulup götürmüş. Oğuz yine günlerden sonra gelip yurduna kondu, Oğuz Han’ın çobanı gelip haber getirdi: — Hânım, ormandan bir aslan çıkar, at vurur, apul apul yürüyüşü adam gibi, at basıp kan sömürür.Aruz Koca: Hânım, ürktüğümüz zaman düşen benim oğlancığımdır, belki, dedi. Beyler bindiler, aslan yatağı üzerine geldiler. Aslanı kaldırıp oğlanı tuttular. Aruz, oğlanı alıp evine götürdü. Sevindiler, eğlendiler; yeme, içme oldu. Ama oğlanı ne ettilerse durmadı, yine aslan yatağına gitti. Yine tutup getirdiler, Dedem Korkut geldi:— Oğlanım, sen insansın, hayvanlarla düşüp kalkma. Gel, yahşi at bin! Yahşi yiğitlerle eş, seğirt! dedi. Ulu kardeşinin adı Kıyan Selçuk’tur, senin adın Başat olsun! Adını ben verdim, yaşını Allah versin, dedi. Oğuz bir gün yaylaya göçtü. Aruzun bir çobanı vardı. Adına Konur Koca Sarı Çoban derlerdi. Oğuzun önünce bundan önce kimse göçmezdi. Uzunpınar demekle ünlü bir pınar vardı. O pınara periler konmuşlardı. Birden koyun ürktü. Çoban kızdı, ileriye baktı ki periler kanat kanada bağlamışlar, uçarlar. Çoban kepeneğini üzerlerine attı, peri kızının birini tuttu. Tamah edip onunla birlikte oldu. Koyun ürkmeye başladı. Çoban koyunun üzerine seğirtti. Peri kızı kanat vurup uçtu. — Çoban, yıl tamam olunca bende emanetin var, gel al, dedi. Oğuzun başına ölüm getirdin, dedi.Çobanın içine korku düştü ise de kızın derdinden benzi sarardı. Zamanla Oğuz gene yaylaya göçtü. Çoban gene bu pınara geldi. Gene koyun ürktü. Çoban ileri yürüdü, gördü ki bir yığınak yatıyor, yaldır yaldır yaldırtıyor. Peri kızı geldi: — Çoban emanetini al. Ama Oğuzun başına ölüm getirdin, dedi.Çoban bu yığınağı görünce ibret aldı, geri döndü, sapan taşını tuttu. Vurdukça büyüdü. Çoban yığınağı bıraktı, kaçtı. Koyun ardına düştü. Meğer o sırada Bayındır Han, beyleriyle atlanıp gezmeye çıkmışlardı. Bu pınarın üzerine geldiler. Gördüler ki bir ibret nesne yatıyor, başı, sonu belli değil. Çevrelendiler, bir yiğit indi, bunu tepti. Teptikçe büyüdü, birkaç yiğit daha indiler, teptiler. Teptikçe büyüdü. Aruz Koca da indi, tepti. Mahmuzu dokundu. Bu yığınak yarıldı, içinden bir oğlan çıktı. Gövdesi adam, tepesinde bir gözü var. Aruz aldı, bu oğlanı eteğine sardı. — Hânım, bunu bana verin, oğlum Başatla besleyeyim, dedi. Bayındır Han: — Senin olsun, dedi. Aruz Tepegözü aldı, evine götürdü. Bir dadı geldi, göğsünü ağzına verdi. Bir sordu, olanca sütünü aldı; iki sordu, kanını aldı; üç sordu, canını aldı. Birkaç dadı getirdiler, öldürdü. Anladılar ki olmaz, sütle besleyelim, dediler, günde bir kazan süt yetmezdi. Beslediler, büyüdü, gezer oldu. Oğlancıklarla oynar oldu. Oğlancıkların kiminin burnunu, kiminin kulağını yemeye başladı. Sözün kısası, orda bunun yüzünden pek incindiler, başa çıkamadılar. Aruza yakınıp ağlaştılar. Aruz Tepegözü dövdü, sövdü, yasak eyledi. Tepegöz akıllanmadı. Sonunda onu kovdu. Tepegöz’ün peri anası gelip oğlunun parmağına bir yüzük geçirdi. Oğul, sana ok batmasın, tenini kılıç kesmesin, dedi. Tepegöz, Oğuz içinden çıktı, bir yüce dağa vardı, yol kesti, adam aldı, büyük harami oldu. Üzerine birkaç adam gönderdiler. Ok attılar, batmadı; hep kılıç vurdular, kesmedi; süngü batırdılar, bilmedi. Çoban çoluk kalmadı, hep yedi. Oğuzlardan da adam yemeye başladı. Oğuzlar toplanıp üzerine vardı.Tepegöz görüp kızdı. Bir ağacı yerinden kopardı, atıp elli, altmış adam öldürdü. Alplar başı Kazan’a vurdu, dünya başına dar oldu. Kazan’ın kardeşi Karagüne Tepegöz’ün elinde halsiz düştü. Düzen oğlu Alp Rüstem şehit oldu. Usun Kocaoğlu gibi pehlivan elinde şehit oldu. İki kardeşi Tepegöz’ün elinde can verdi. Demir donlu Mamak onun elinde öldü. Bıyığı kanlı Bükdüz Emen elinde zebun düştü. Aksakallı Aruz Kocaya kan kusturdu. Oğlu Kıyan Selçuk’un ödü yarıldı. Oğuzlar Tepegöz’le başa çıkamadı. Ürktü, kaçtı. Tepegöz, çevirip önlerini aldı. Oğuzları salıvermedi, yine yerlerine kondurdu. Kısacası Oğuzlar yedi kez ürktü, Tepegöz önlerini alıp yedi kez yerlerine götürdü. Oğuzlar, Tepegöz’ün elinde tüm güçsüz düştü. Vardılar, Dede Korkut’u çağırdılar; onunla danıştılar, gelin kesim keselim dediler. Dedem Korkut’u Tepegöz’e gönderdiler. Geldi selâm verdi:— Oğul Tepegöz, Oğuzlar elinde halsiz düştü, bunaldı. Ayağının toprağına beni yolladılar, sana kesim verelim, dediler, dedi. Tepegöz: — Günde altmış adam verin yemeğe, dedi. Dede Korkut: — Böyle olursa sen adam komaz, tüketirsin, dedi. Ama günde iki adamla beş yüz koyun verelim, dedi. Dede Korkut böyle deyince Tepegöz: — Hoş, öyle olsun! Bir de bana iki adam verin, benim yemeğimi pişirsin, ben yiyeyim, dedi. Dede Korkut döndü, Oğuzlara geldi: Aldırmadı, dinlemedi, kulağına koymadı. Haraçta anlaşmak; iki taraf belli bir konuda, haraç konusunda anlaşmak. Yünlü Koca ile Yapağılı Kocayı Tepegöz’e verin, aşını pişirsin, dedi. Hem de günde iki adamla beş yüz koyun istedi, dedi. Bunlar da razı oldu. Dört oğlu olan birini verdi, üçü kaldı; üç oğlu olan birini verip ikisi kaldı; iki oğlu olan birini verdi, biri kaldı. Kapakkan derlerdi, bir kişi vardı. İki oğlu vardı, bir oğlunu verip biri kalmıştı, Yine sıra dolanıp ona gelmişti. Anası feryat edip ağladı, sızladı. Meğer hânım, Aruzoğlu Başat savaşa gitmişti, o sırada geldi. Karıcık: — Başat şimdi akından geldi, varayım, bolayki bana bir tutsak vereydi, oğlancığımı kurtaraydım, dedi. Başat altınlı günlüğünü dikip otururken gördüler ki bir hatun kişi gelir. Geldi, içeri, Başata girdi, selâm verdi, ağladı: Avucuna sığmayan Elüklüoğlu, Koca teke boynuzundan katı yaylı! İç Oğuz’da, Dış Oğuz’da adı belli! Aruzoğlu, hânım Başat, bana medet! dedi. Başat: — Ne dilersin? dedi. Karıcık: — Yalancı dünyada bir er koptu. Yaylımında Oğuz ilini kondurmadı. Kara polat öz kılıçlar kesenler kılını kestiremedi. Kargı cıda oynayanlar ildiremedi. Kayın oku atanlar saplayamadı. Alplar başı Kazan’a bir vuruş vur da; kardeşi Karagüne elinde halsiz düştü; bıyığı kanlı Bükdüz Emen elinde güçsüz kaldı; aksakallı baban Aruz’a kan kusturdu; meydan yüzünde kardaşın Kıyan Selçuk’un ödü patladı, can verdi. Soylu Oğuz beylerinin de kimini güçsüz düşürdü, kimini şehit eyledi. Yedi kez Oğuzları yerinden sürdü. Kesim dedi, kesti. Günde iki adam, beş yüz koyun istedi. Yünlü Koca ile Yapağılı Kocayı ona uşak verdiler. Dört oğlu olan birini verdi, üçü kaldı. Üç olan birini verdi, iki kaldı. İki olan birini verdi, biri kaldı. İki oğlancığım vardı, birini verdim, biri kaldı. Çevrildi sıra yine bana geldi, onu da isterler, hânım bana yardım, dedi. Başat’ın karanlık gözleri yaşla doldu. Kardeşi için söylemiş görelim ne söylemiş:Yerde dikilmiş olan oraklarını, O zalim yıktırdı ola, kardeş! Yüğrük olan atlarını tavlasından, O zalim seçtirdi ola, kardeş! Biçerek biçerek develerini, O zalim ayırdı ola, kardeş! Şöleninde koyduğun koyununu, O zalim kırdı ola, kardeş! Gövencimle getirdiğim gelinciğim, O zalim senden ayırdı ola, kardeş! Aksakallı babamı, Oğul diye ağlattın ola, kardeş! Akça yüzlü anamı, Oçul deve sızlattın ola, kardeş! Sol kıyı, kenar, kıraç, bayır, dağ sırtı. Karşı yatan karadağım yükseği kardeş! Akıntılı görklü suyumun taşkını kardeş! Güçlü belim kuvveti, Karanlık gözlerimin aydını kardeş! Kardeşimden ayrıldım! Diye çok ağladı, döğündü. O hatun kişiye bir tutsak verdi, Var, oğlunu kurtar, dedi. Hatun aldı, geldi, oğlu yerine verdi. Hem, oğlun geldi diye Aruz’a muştuladı. Aruz sevindi. Soylu Oğuz beyleriyle Başata karşı çıktı. Başat babasının elini öptü, sarılıp ağlaştılar. Anasının evine geldi. Anası karşı çıktı, oğlancığını kucakladı. Başat anasının elini öptü, görüştüler, buzlaştılar. Oğuz beyleri toplandı, yemeler, içmeler oldu. Başat: — Beyler, kardeş uğruna Tepegöz’le buluşurum, ne buyurursunuz? Dedi. Kazan Bey burada söylemiş, görelim ne söylemiş: Kara evren koptu Tepegöz, Arş yüzünde çevirdim, alamadım, Başat! Kara kaplan koptu Tepegöz, Kara kara dağlarda çevirdim, alamadım, Başat! Kağan aslan koptu Tepegöz, Sık ormanlarda çevirdim, alamadım, Başat! Bre, ben Kazanca olmayasın, Başat! Aksakallı babanı ağlatma! Ak pürçekli ananı buzlatma! dedi. Başat: — İlle de giderim, dedi. Kazan: — Sen bilirsin, dedi. Babası ağladı: — Oğul, ocağımı ıssız koma! Kerem eyle varma, dedi. Başat: — Yok, aksakallı canım baba, varırım, dedi. Eslemedi. Kılıcını hamaylı kuşandı, yayını omzuna attı. Eteklerini kıvırdı, babasının elini öptü, helalleşti, hoşça kalın, dedi. Tepegöz’ün olduğu Salahane Kayasına geldi. Gördü Tepegöz, güne karşı arkasını vermiş, yalnız. Çekti, belinden bir ok çıkardı. Tepegöz’ün bağrına bir ok vurdu, ok geçmedi, paralandı. Bir daha attı, o da paramparça oldu. Tepegöz, kocalara:Bu yerin sineği bizi bezdirdi, dedi. Başat bir daha attı, o da paralandı, bir parçası Tepegöz’ün önüne düştü. Ok kuburundan, tir keşinden, sadakından, ok kabından, ok torbasından. Tepegöz sıçradı, baktı, Başat’ı gördü. Elini eline vurdu, kıs kıs güldü. Kocalara: — Oğuz’dan yine bize bir turfanda kuzu geldi, dedi.Başat’ı önüne kattı, tuttu, boğazından sallandırdı, yatağına girdi, çizmesinin koncuna soktu. — Bre kocalar, ikindi vakti bunu bana çeviresiniz, yiyeyim, dedi, yine uyudu. Başat’ın hançeri vardı, çizmesini yardı, çıktı. — Bre kocalar, bunun ölümü nedendir? dedi. — Bilmeyiz ama gözünden başka yerde et yoktur, dediler. Başat Tepegöz’ün baş ucuna geldi. Göz kapaklarını kaldırdı, baktı, gördü ki gözü ettir. — Bre kocalar, şişi ocağa sokun, kızsın, dedi. Şişi ocağa soktular, kızdı. Başat eline aldı, adı görklü Muhammed’e salavat getirdi. Şişi Tepegöz’ün gözüne öyle bastı ki Tepegöz’ün gözü çıktı. Tepegöz öyle bir nâra attı, öyle haykırdı ki dağ, taş yankılandı. Başat sıçradı, kendini kuyunun içine, mağaraya attı. Tepegöz bildi ki Başat mağaradadır, mağaranın kapısını tutup bir ayağını kapının bir yanına, birini de bir yanına koydu:— Bre koyun başları erkeç, bir bir gel geç, dedi. Koyunlar bir bir gelip geçti, herbirinin başlarını sığadı. — Toklucuklar, devletim sakar koç, gel, geç, dedi. Bir koç yerinden kalktı, gerinip sürdü. Hemen Başat, koçu basıp boğazladı, derisini yüzdü. Kuyruğuyla başını deriden ayırmadı, içine girdi. Başat Tepegöz’ün önüne geldi. Tepegöz bildi ki Başat deri içindedir: — Ay sakar koç, benim nereden öleceğimi bildin? Şöyle çalayım seni mağara duvarına ki kuyruğun mağarayı yağlasın, dedi. Başat, koçun başını Tepegöz’ün eline sundu. Tepegöz boynuzundan sıkıca tuttu, kaldırınca boynuz deriyle elinde kaldı. Başat, Tepegöz’ün budu arasından sıçrayıp çıktı. Tepegöz boynuzu götürüp yere çaldı: — Oğlan, kurtuldun mu? Dedi. Başat: — Tanrım kurtardı, dedi. Tepegöz: — Bre oğlan, al şu parmağımdaki yüzüğü parmağına tak, sana ok ve kılıç işlemesin, dedi. Başat aldı, yüzüğü parmağına geçirdi. Tepegöz: — Oğlan, yüzüğü alıp takındın mı? Dedi. Başat: — Takındım, dedi. Tepegöz Başat’ın üzerine kondu, hançerle çaldı, kesti. Başat sıçradı, geniş yerde durdu. Gördü ki yüzük Tepegöz’ün ayağı altında yatıyor. Uzadı, uzandı. Tepegöz: — Kurtuldun mu? dedi. Başat: — Tanrım kurtardı, dedi. Tepegöz: — Oğlan, şu kümbeti gördün mü? dedi. Başat: — Gördüm, dedi. Tepegöz: — Benim hazinem var, o kocalar almasınlar, git mühürle, dedi. Başat, kümbetin içine girdi. Gördü ki altın, akça yığılmış, bakarken kendisini unuttu. Tepegöz kümbetin kapısını tuttu: — Kümbete girdin mi? Dedi. Başat: — Girdim, dedi. Tepegöz: — Şöyle çalayım ki kümbetle darmadağın olasın, dedi. Başat’ın diline bu geldi, lâilâhe illallah, Muhammedün Resulullah, dedi. Hemencecik kümbet yarıldı, yedi yerden kapı açıldı, birinden dışarı çıktı. Tepegöz kümbete elini soktu, öyle sarstı ki kümbet yerle bir oldu. Tepegöz: — Oğlan kurtuldun mu? dedi. Başat: — Tanrım kurtardı, dedi. Tepegöz: — Sana ölüm yoğumuş. Şu mağarayı gördün mü? dedi. Başat: — Gördüm, dedi. Tepegöz: — Orada iki kılıç var, biri kınlı, biri kınsız. O kınsız keser benim başımı, git getir, benim başımı kes, dedi. Başat mağara kapısına vardı, gördü ki bir kınsız kılıç durmaz, iner, çıkar. Başat: — Ben buna öyle birden yapışmayayım, deyip kendi kılıcını çıkarıp, tuttu. Kılıç onun kılıcını ikiye böldü. Vardı, bir ağaç getirdi. Kılıca tuttu, onu da iki bölük eyledi. Bunun üzerine yayını aldı, okla o kılıcın asıldığı zinciri vurdu, kılıç yere düştü, gömüldü. Kendi kılıcını kınına soktu. Balçağından o kılıcı berk tuttu, geldi: — Bre Tepegöz, nicesin? dedi.Tepegöz: — Bre oğlan, daha ölmedin mi? dedi. Başat: — Tanrım kurtardı, dedi. Tepegöz: — Sana ölüm yokmuş, dedi. Çağırıp Tepegöz söylemiş, görelim ne söylemiş: Gözüm, gözüm, tek gözüm! Seri tek gözle ben Oğuzları yenmiştik Ala gözden ayırdın yiğit, beni, Tatlı candan ayırsın Tanrı seni! Hiçbir yiğide vermesin Kadir Tanrı göz ve burnunu! Tepegöz yine söyler: Kalkıp meydana çıktığında yiğit, yerin nedir? Karanlık gece içinde yol sapıtsan umudun nedir? Yüce sancak taşıyan hanınız kim? Kırış günü önden tepen alpınız kim? Aksakallı babanın adı nedir? Alp eren erden adını gizlemek ayıp olur, Adın nedir yiğit, desene bana! dedi. Başat Tepegöz’e söylemiş görelim ne söylemiş: Kalkıp meydana çıktığımda yerim Gün gibidir! Karanlık gece içinde yol sapıtsam umudum Allah! Yüce sancak taşıyan alpımız Salur oğlu Kazan! Atamın adını sorarsan kaba ağaç! Anamın adını dersen kağan aslan! Benim adımı sorarsan Aruzoğlu Başattır, dedi. Tepegöz: — Öyle ise kardeşiz, kıyma bana, dedi. Başat: — Bre, aksakallı babamı ağlatmışsın, Karıcık ak pürçekli anamı buzlatmışsın, Kardeşim Kıyan’ı öldürmüşsün, Akça yüzlü yengemi öksüz komuşsun, Kor muyum seni? Kara polat öz kılıcımı çekip sıyırmayınca, Kafalı, börklü başını kesmeyince, Alca kanını yeryüzüne dökmeyince, Kardeşime Kıyan’ın kanını almayınca. Komam! dedi. Tepegöz burada söylemiş görelim hânım, ne söylemiş:Kalkıp yerimden doğrulayım, deridim, Soylu Oğuz beylerine sözümden döneyim, deridim Yeniden doğanını kırayım, deridim, Soylu Oğuz beyleri toplanıp üzerime gelsin, deridim, Kaçıp Salahane Kayasına gireyim, deridim, Ağır mancınık atayım, deridim, İnip taş başıma düşüp öleyim, deridim, Ala gözden ayırdın, yiğit, beni! Tatlı candan ayırsın Tanrı seni! dedi. Tepegöz bir daha söylemiş: Aksakallı kocaları çok ağlatmışım, Aksakalının ilenci tutmuş olacak, gözüm seni! Ak pürçekli karıcık kadıncağızları çok ağlatmışım, Gözlerinin yaşı tutmuş olacak, gözüm seni! Bıyığı kararmış yiğitçikleri çok yemişim, Yiğitlikleri tutmuş olacak gözüm seni! Elceğezi kınalı kızcağızları çok yemişim, İlençleri tutmuş olacak gözüm seni! Öyle ki ben çekerim göz burnunu, Hiçbir yiğide vermesin Tanrı göz burnunu! Gözüm, gözüm, ay gözüm, tek gözüm! dedi. Başat, kızıp yerinden doğruldu, ayağa kalktı. Buğra gibi Tepegözü dizi üzerine çökerdi. Tepegöz’ün kendi kılıcıyla boynunu vurdu, deldi, yay kirişine taktı. Sürüye sürüye mağara kapısına geldi. Yünlü Koca ile Yapağılı Kocayı Oğuzlara haberci gönderdi. Ak boz atlara binip yürüyüştüler. Kalabalık Oğuz ellerine haber geldi. At ağızlı Aruz Koca’nın evine atlı ulak geldi, atasına Başat’ın sevinç verdi. Muştuluk! Oğlun Tepegözü tepeledi, dedi. Kalabalık Oğuz beyleri ilerlediler, Salahane Kayasına geldiler. Tepegöz’ün başını ortaya getirdiler.Dedem Korkut gelip şadlık çaldı, gazi erenlerin başına ne geldiğini söyleyiverdi. Hem Başata alkış verdi: Karadağa vardığında aşıt versin! Kanlı kanlı sulardan geçit versin! dedi. Erlikle kardeşinin kanını aldın! Kalabalık Oğuz beylerini bundan kurtardın! Kadir Allah yüzünü ak etsin. Başat, dedi. Yom vereyim hânım: Ölüm vakti geldiğinde Allah imandan ayırmasın! Günahınızı adı görklü Muhammed Mustafa’ya bağışlasın! KANLI KOCA VE OĞLU KANTURALI Oğuz zamanında Kanlı Koca derler gürbüz bir er vardı. Onun yetişmiş yiğit bir oğlu vardı, adına Kanturalı derlerdi. Kanlı Koca: — Dostlar, atam öldü, ben kaldım; yerini, yurdunu tuttum; yarınki gün ben ölürüm, oğlum kalır, bundan ötesi yoktur ki gözüm görürken oğul, gel, seni evereyim, dedi. Oğlan: — Baba, madem ki beni evereyim, dersin. Bana lâyık kız nice olur? Dedi. Kanturalı: — Baba, ben yerimden doğrulmadan o kalkmış, ayağa dikilmiş olmalı; ben cins atıma binmeden o binmiş olmalı; ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış, bana baş getirmiş olmalı, dedi. — Oğul sen kız istemezmişsin, bir bahadır istermişsin. Onun sırtından, yiyesin, içesin, hoş geçinesin, dedi. Kanturalı: — Evet, canım baba, öyle isterim. Cicibici bir Türkmen kızını istemem, dedi. Kanlı Koca: — Oğul, kız görmek senden; mal, rızık vermek benden, dedi. Böyle deyince erenler evreni Kanturalı yerinden kalktı, kırk yiğidini yanına aldı, Oğuz boyunda kız aramaya gitti, lakin istediği gibi bir kız bulamadı; tuttu, geri döndü, evlerine geldi. Babası: — Oğul, kız buldun mu? dedi. Kanturalı: — Yıkılsın Oğuz elleri, bana yarar kız bulamadım baba, dedi. Babası: — Hay oğul, kız dileyerek varan böyle varmaz, dedi., Kanturalı: — Ya nice varır baba? dedi. Kanlı Koca: — Oğul, sabah varıp öğlen gelmek olmaz; öğlen varıp akşam gelmek olmaz. Oğul sen malı gör, gözet. Ben sana kız aramaya gideyim, dedi. Kanlı Koca sevinerekten ayağa kalktı. Aksakallı pir kocaları yanına aldı; İç Oğuza girdi, kız bulamadı; dolandı, Dış oğuza girdi, bulamadı. Dolandı Trabzon’a geldi. Meğer Trabzon beyinin dillere destan bir kızı varmış. Lakin bu beyin bir de büyük üç canavarı varmış. Babası, her kim o üç canavarı yense, öldürse kızımı ona veririm, diye söz vermişti. Basamasa, taşını keserdi. Böylelikle otuz iki kâfir beyinin oğlunun başı burç bedeninde kesilip asılmıştı. O üç canavarın biri kağan aslandı, biri kara boğaydı, bir de kara buğra idi. Bunların her birisi bir ejderha idi. Bu otuz iki baş ki burçta asılmıştı, kağan aslanla buğranın yüzünü görmemişlerdi. Ancak boğa boynuzunda can vermişlerdi. Kanlı Koca, bu başları ve bu canavarları gördü, başında olan bit ayağına toplandı. — Varayım, oğluma doğru haber vereyim, hüneriyle gelsin, alsın! Yoksa evdeki kıza razı olsun, dedi.At ayağı külük, ozan dili çevik olur. Kanlı Koca giderek geldi, Oğuza çıktı. Kanturalı’ya haber oldu, baban geldi, dediler. Kırk yiğidiyle babasının karşısına çıktı, elini öptü. — Canım baba, bana yarar kız buldun mu? dedi. Babası: — Buldum oğul, hünerin var ise, dedi. Kanturalı: — Altın, akça mı ister? Katır, davar mı ister yoksa? dedi. Babası: — Oğul, hüner gerek, hüner, dedi. Kanturalı: — Baba, yelesi kara Kazılık atıma eyer vurayım; kanlı kâfir eline akın edeyim; baş keseyim, kan dökeyim, kâfire kan kusturayım, hüner göstereyim, dedi. Kanlı Koca: — Hay, canım oğul, hüner dediğim o değil! O kız için üç canavar beslemişler. Her kim o üç canavarı basar, o kızı ona verecekler; basıp öldüremese onun başını keserler, burca asarlar, dedi. Kanturalı: — Baba, bu sözü bana dememeliydin; madem ki dedin, ille de varsam gerek. Başıma kakınç, yüzümde utanç olmasın. Gördüler ki namusu için yenilmez. Oğul uğurlar olsun. Sağ, esen varıp, gelesin, dediler. Kanturalı, atasının, anasının elini öptü. Kırk yiğidini yanına aldı. Yedi gün, yedi gece at sürdüler. Kâfirin bulunduğu yere ulaştılar, çadır diktiler. Hey kırk eşim, kırk yoldaşım, İyi bir binici olsa yarışsam, güçlü olsa güreşsem, Ulu Tanrı yardım etse, üç canavarı öldürsem, güzeller şahı sarı elbiseli, Selcan Hatun’u alsam, Atam, anam evine dönsem! Hey kırk eşim, kırk yoldaşım, Kırkınıza kurban olsun benim başım! diye söylerdi. Bunlar bu sözde iken, meğer hânım, beyine haberi iletti. Oğuz’dan Kanturalı derler, bir yiğit varmış, kızını dilemeğe geliyor, dediler.— Neye geldiler, yiğit beyler? dediler. Bunlar: — Verişmeye, alışmaya geldik, dediler. Ağırladılar, itibar ettiler. Ak çadır diktiler; ala halı döşediler; akça koyun kırdılar; yedi yıllık al şarap içirdiler; alıp bunları Beye götürdüler. Bey, taht üzerinde oturmuştu. Yüz kâfir zırh giyinmişti. Kanturalı yedi kat meydanı dolandı, geldi. Meğer kız, meydanda bir köşk yaptırmıştı. Bütün yanında olan kızlar al giymişlerdi; kendi sarı giymişti. Yukarıdan bakardı. Kanturalı geldi, kara şapkalı Trabzon beyine selâm verdi. Bey de selâmı aldı. Bey: — Yiğit, nereden gelirsin? dedi. Kanturalı yerinden ayağa kalktı, ak alnını açtı, ak bileklerini sıvadı: Karşı yatan karadağını aşmağa gelmişim, Akındık yüce suyunu geçmeğe gelmişim, Dar eteğine, geniş koltuğuna sığınmağa gelmişim. Tanrı buyruğuyla, Peygamber sözüyle, kızını almağa gelmişim, dedi. Bey: — Bu yiğidin sözü yücedir, elinde hüneri varsa, dedi. Bu yiğidi anadan doğma soyun, dedi. Soydular. Kanturalı altınlıca ince keten bezini beline sardı. Kanturalı’yı alıp meydana getirdiler. Kanturalı boylu poslu, güzel bir delikanlı idi. Oğuz’da dört yiğit peçe ile gezerdi. Biri Kanturalı, biri Karaçekür ve oğlu Kırk Kınuk ve boz aygırlı Beyrek. Kanturalı peçesini serpti. Kız köşkten bakardı, içi gitti, hayran kaldı, yanındaki kızlara: — Ulu Tanrı atamın gönlüne rahmet eylese, nikâhımı kıyıp beni o yiğide verse. Bunun gibi yiğit, canavarlar elinde can verirse yazık olur, dedi. Bu arada demir zincirle boğayı getirdiler. Boğa diz çöktü, boynuzuyla bir mermer taşı peynir gibi itti. Kâfirler: — Şimdi yiğidi atar, yıkar, serer, yırtar, dediler. Yıkılsın Oğuz elleri, kırk yiğit bir bey oğlu ile, bir kızdan ötürü ölmek nolur? dediler. Kanturalı sağına baktı, kırk yiğidini ağlar gördü; soluna baktı, öyle gördü. — Hey kırk eşim, kırk yoldaşım, neye ağlarsınız? Kolca kopuzumu getirin, öğün beni, dedi. Burada kırk yiğit Kanturalı’yı öğmüşler, görelim hânım, nice öğmüşler? Sultânım Kanturalı! Kalkıp yerinden doğrulmadın mı? Yelesi kara Kazılık atına binmedin mi? Avlayarak, kuşlayarak aşmadın mı? Babanın ak ban eşiğinde, Karavaşlar inek sağar, görmedin mi? Boğa, boğa dedikleri, Kara inek buzağısı değil midir? Alp erenler kanınındın döner mi olur? Sarı elbiseli Selcan Hatun köşkten bakar, Kime baksa aşkla o da yakar. Kanturalı: — Bre, boğanızı koyuverin, gelsin, dedi. Boğanın zincirini aldılar, salıverdiler. Boynuzu elmas gibi, Kanturalı’nın üzerine sürdü. Kanturalı adı yüce Muhammed’e salavat getirdi. Boğanın alnına bir yumruk öyle vurdu ki boğayı dizlerinin üzerine çökertti. Alnına yumruğunu dayadı, sürdü, meydanın başına çıkardı. Çok çalıştılar, ne boğa yener, ne Kanturalı yener. Kütküt boğa solumağa başladı, ağzı köpüklendi. Kanturalı:— Bu dünyayı erenler akılla bulmuşlardır, bunun önünden sıçrayayım, ne hünerim varısa ardından göstereyim, dedi. Adı görklü Muhammed’e salavat getirdi. Boğanın önünden savuldu, boğa boynuzu üzerine dikildi. Kuyruğundan üç kez götürüp yere çaldı; kemikleri kırıldı, bastı, boğazladı. Bıçak çıkarıp derisini yüzdü: — İşte, kızını bana veresin, dedi.Bey: — Bre, kızı verin şehirden sürün, çıksın, gitsin, dedi. Trabzon beyinin kardeşinin bir oğlu vardı. — Canavarlar başı aslandır, aslanla da oyun göstersin, kızı ondan sonra verelim, dedi. Vardılar, aslanı çıkardılar, meydana getirdiler. Yiğitler: — Boğadan kurtuldu, aslandan nasıl kurtulur dediler, ağlaştılar. Kanturalı yiğitlerini ağlar gördü: — Bre, alaca kopuzumu ele alın, beni öğün, sarı elbiseli bir kız aşkına bir aslandan döneyim mi? Dedi. Yoldaşlar burada söylemiş görelim hânım, ne söylemiş: Sultânım, Kanturalı! Akça sazlar içinde sarı deriler görüp, Taylar öldürüp şah damarından kanını emen, Kara pulat öz kılıçtan yüz çevirmeyen, Akça tozlu katı yaydan korkmayan, Ak yelekli sivri oktan dönmeyen, Canavarlar başı kağan aslan kıran, Ala geyik yavrusuna kendini ısırtır mı? Alp yiğitler savaş günü düşmanından kaygılanır mı? dediler. Sarı elbiseli Selcan Hatun köşkten bakar, Kime baksa aşkla o da yakar, Sarı elbiseli kız aşkına bir hû! dediler. Kanturalı: — Bre, aslanınızı koyuverin, gelsin, dedi. Kara polat öz kılıcım yok ki kapıştığımız an ikiye biçeyim, sana sığındım cömertler cömerdi, Tanrım medet! dedi. Aslanı koyuverdiler, sürdü, geldi. Kanturalı bir kepeneği eline doladı, aslanın pençesine sunuverdi. Adı yüce Muhammed’e salavat getirdi. Aslanın alnını gözetip bir yumruk öyle vurdu ki yumruk çenesine dokundu. Boyun kökünden tuttu, belini kırdı. Ondan sonra götürüp yere vurdu, külçe gibi yığıldı. Beyin önüne geldi:— Yaren, kızını bana ver, dedi. Bey: — Kızı getirin, verin, bu yiğidi gözüm gördü, gönlüm sevdi. İsterse dursun, isterse gitsin, dedi. Yine kardeşinin oğlu: — Canavarlar başı devedir, onunla da oyununu oynasın, dedi. Ondan sonra veririz, dedi. Yardım Tanrıdan oldu, beyin, paşanın himmeti Kanturalı’ya oldu. Bey devenin ağzını yedi yerden bağlayın, dedi. Kıskanç kâfirler bağlamadılar. Yularını sıyırıp salıverdiler. Kanturalı fırlar, devenin koltuğundan girer, fırlar, çıkar. Sarhoş yiğit, hem iki canavarla savaşmıştı, kaydı, düştü. Altı cellat ensesine geldiler, yalın kılıç tuttular. Burada yoldaşları söylemiş, görelim hânım, ne söylemiş: Kalkıp Kanturalı yerinden doğruldun, geldin, Yelesi kara Kazılık atına çabucak bindin, Ala gözlü yiğitlerini yanına aldın, Eğri beli, aladağı geceleyin geçtin, Akıntılı görklü suyunu gece geçtin, Kanlı kâfir eline geceleyin girdin, Kara boğa geldiğinde hurdahaş eyledin, Kağan aslan geldiğinde belini büktün, Kara buğra geldiğinde neden vazgeçtin? Kara kara dağlardan haber aşar, Soylu Oğuz eline haber varır, Kanlı Koca oğlu Kanturalı ne etmiş, derler; Kara boğa geldiğinde kıpırdatmamış, Kağan aslan geldiğinde belini bükmüş, Kara buğra geldiğinde neden gecikmiş, derler. Büyük, küçük kalmaya kov edene, Karı, koca kalmaya kov edene, Aksakallı, baban dertli ola! Karıcık anan kanlı yaş döke! Hânım! Kalkıp ta yerinden doğrulmazsan, Altı cellat ensende kılıç tutar, Birdenbire güzel başını keser. Aşağıdan yukarıya bakmaz mısın? Karşına ala kaz geldi, şahinim atmaz mısın? Sarı elbiseli Selcan Hatun işaret eder, görmez misin ? Seni deve yüzünden perişan oldu dediler, bilmez misin? Sarı elbiseli Selcan Hatun Köşkten bakar, Kime baksa aşkla oda yakar, Sarı elbiseli kız aşkına bir hû! Kanturalı ayağa kalktı: — Bre, beni deve burnuna yapışınca o kızın sözüyle yapıştı, derler. Yarın Oğuz eline haber varır, Deve elinde kalmıştı, kız kurtardı, derler. Bre, kolca kopuzumu çalın, öğün beni! Yaradan Tanrıya sığındım, bir buğradan döneyim mi? İnşallah bunun da başını keseyim, dedi. Yiğitleri Kanturalı’yı öğüp söylemiş, görelim hânım ne söylemiş: Yüksek kayalar başında yuva tutan, Güçlü Ulu Tanrıya yakın uçan, Arı gölün ördeğini şakıyıp alan. Koca üveyik dip yürürken tartıp üzen, Karıncığı aç olsa kalkıp uçan, Cümle kuşlar sultanı Çalkarakuş, Kanadıyla saksağana kendisini şakıdır mı? Alp yiğitler kırış günü düşmanından döner mi? dediler. Sarı elbiseli Selcan Hatun köşkten bakar. Kime baksa aşkla o da yakar, Sarı elbiseli kız aşkına bir hû! dedi. Kanturalı adı yüce Muhammed’e salavat getirdi. Deveye bir tepme vurdu, deve bağırdı. Bir daha vurdu, deve ayak üstü duramadı, yıkıldı. Basıp iki yerden boğazladı. Arkasından iki kayış çıkardı, tekenin önüne bıraktı. Savaşta ağır taşlar atmağa yarayan bir pusat; kuşatılmış duman üzerine taş ve gülle atmağa yarayan âlet; büyük sapan.Akıncıların ok torbasının bağı, özengisinin kayışı kopar, dikmeğe lazım olur, dedi. Bey: — Vallahi bu yiğidi gözüm gördü, gönlüm sevdi, dedi. Kırk yerde otağ diktirdi. Kırk yerde kızıl, ala gerdek diktirdi. Kanturalı ile kızı getirip gerdeğe koydular. Ozan geldi, coşturan havalar çaldı. Oğuz yiğidinin öfkesi kabardı, kılıcını çıkardı, yeri kertti, dedi ki: Yer gibi kertileyim; toprak gibi savrulayım; kılıcıma doğranayım; kendi okumla vurulayım; oğlum doğmasın; doğarsa on güne varmasın, bey babamın, kadın anamın yüzünü görmeden bu gerdeğe girersem, dedi. Evini çözdü, kaytabanını buzlattı, karakoçunu kişnetti, gece demedi, göçtü. Yedi gün, yedi gece at sürdü, Oğuzun serhaddine çıktı, çadır dikti.Kanturalı: — Hey kırk eşim, kırk yoldaşım, kırkınıza kurban olsun benim başım! Ulu Tanrı yol verdi, vardım, ol üç canavarı öldürdüm, Sarı elbiseli Selcan Hatunu aldım, geldim. Haber edin, babam bana karşı çıksın, dedi. Kanturalı baktı, gördü, bu konduğu yerde kuğu kuşları, turnalar, turaçlar, turgaylar, keklikler uçarlar. Sovuk sovuk sular, çayırlar, çemenler... Selcan Hatun bu yeri yüce gördü, beyefendi. Oturdular, yemeğe, içmeğe koyuldular. Yediler, içtiler. O zamanda Oğuz beylerine ne kaza gelse uykudan gelirdi. Kanturalı’nın uykusu geldi, uyudu. Uykuda iken kız:— Beni sevenler çoktur, ansızın at sürüp gelmesinler, tutup yiğidimi öldürmesinler; akça yüzlü ben gelini yakalayıp atamın, anamın evine iletmesinler, dedi. Kanturalı’nın atına zırh giydirdi. Kendi de zırhlandı, süngüsünü eline aldı, bir yüksek yere çıktı, gözledi. Meğer hânım, Bey pişman oldu. Üç canavar öldürdüğün biricik kızcağızımı aldı, gitti, dedi. İçleri kara elbiseli, dıştan gök demirli altı yüz kâfir seçti. Gece, gündüz at sürdüler, ansızın geldiler.Kız hazırlandı, baktı, gördü, atlılar geldi. Atını oynattı, Kanturalı’nın üzerine geldi, söylemiş, görelim ne söylemiş: Gafil olma, kara başım kaldır, yiğit! Ala çekik, güzel gözlerini aç, yiğit! Arkandan ak ellerin bağlanmadan, Ak alnın kara yere tepilmeden, Habersizce görklü başın kesilmeden, Alca kanın yeryüzüne dökülmeden, Yağı geldi, düşman erdi, Ne yatarsın, kalk yiğit! Yüksek kayalar oynamadan, yer oyuldu, Yaşlı beyler ölmeden el boşaldı, Sıralanıp üzerine yağı geldi. Yatacak yer mi buldun, yurt mu buldun? Noldu sana ? diye çağırdı. Kanturalı sıçradı, uyandı, doğruldu: — Ne söylersin, görklüm? Dedi. — Yiğidim, üzerine yağı geldi, uyarmak benden, savaşıp hüner göstermek senden, dedi. Kanturalı gözünü açtı, kapaklarını kaldırdı, gördü: Gelin at üzerinde, giyinmiş, süngüsü elinde. Yeri öptü: İnandım, doğruladım, istediğimiz Ulu Tanrımı? kapısında yerine geldi, diye arı sudan abdest aldı, ak alnını yere kodu, iki rekât namaz kıldı. Atına bindi, adı yüce Muhammed’e salavat getirdi. Kaza elbiseli kâfire at saldı, karşı vardı. Selcan Hatun at oynattı, Kanturalı’nın önüne geçti. Kanturalı:— Görklüm, nereye gidiyorsun? dedi. — Bey yiğit, baş esen olsa börk bulunmaz mı olur? Bu gelen kâfir, çok kâfirdir, savaşalım, döğüşelim, ölenimiz ölsün, diri kalanımız odaya gelsin, dedi. Bu arada hatun at saldı, kaçanı kovmadı, aman deyeni öldürmedi. Öyle sandı ki yağı basıldı, odaya geldi. Kanturalı’yı bulamadı. Bu sırada Kanturalı’nın babası, anası çıkageldi. Gördüler ki bu gelen kişinin kılıcının balçağı kanlı, oğlu görünmez. Haber sordular, görelim nice sordular: Anası: — Anam kişi, kızım kişi! Tan atarken yerinden doğrulup kalktın, Yalınızca oğulu tutturdun mu? Habersizce görklü başını kestirdin mi? Kadın ana, bey baba diye buzlattın mı? Sen gelirsin, biricik bebeğim görünmez, bağrım yanar. Ağız dilden birkaç kelime haber bana, Kara başım kurban olsun gelin sana! dedi. Kız bildi ki kayınatası, kayınanasıdır. Kamçıyla gösterip ovaya düşün, nerede iner karışır toz varsa ve nerede karga, kuzgun oynarsa orada arayalım, dedi.Atına mahmuz vurdu, bir yüksek yere çıktı, gözledi. Gördü ki derenin içinde toz bir derilir, bir dağılır üzerine geldi, gördü ki Kanturalı’nın atını oklamışlar; kendisinin de gözünün kapağını oklamışlar. Yüzünü kan bürümüş, durmaz. Kâfirler üşüşür, kanturalı kılıcını sallar, kâfiri önüne katıp kovar. Selcan Hatun bunu böyle gördü, içine od düştü. Bir bölük kaza şahin girmiş gibi kâfire at saldı, bir ucundan kırıp obir ucuna çıktı.Kanturalı baktı, gördü ki bir kimse yağıyı önüne katmış, kovar. Selcan Hatun olduğunu bilmedi. Burada söylemiş, görelim ne söylemiş: Kalkıp yerinden doğrulan yiğit, Ne yiğitsin? Yelesi kara Kazılık ata binen yiğit, Ne yiğitsin? Habersizce başlar kesen, Destursuzca benim düşmanıma giren yiğit, Ne yiğitsin? Destursuzca yağıya girmek, Bizim elde ayıp olur. Bre yürü, Doğan kuşu olup uçayım mı? Sakalınla boğazından tutayım mı? Habersizce senin başını ben keseyim mi? Alca kanın yeryüzüne dökeyim mi? Kara başını atımın terkisine asayım mı? Bre, kazası gelmiş yiğit, Ne yiğitsin? Kalk, dön! dedi. Selcan Hatun burada söylemiş, görelim hânım, ne söylemiş: Hey yiğidim, bey yiğidim, Kaytabanda kızıl develer, Torumundan döner mi olur? Karakoçta Kazılık atlar, Kuluncuğun teper mi olur? Ağıllarda akça koyun, Kuzucuğun süser mi olur? Alp yiğitler, bey yiğitler, Görklüsüne kıyar mı olur? Yiğidim, bey yiğidim! Bu yağının bir ucu sana, Bir ucu bana! dedi, Kanturalı bildi ki bu yağıyı basıp dağıtan Selcan Hatundur. Bir yanına da kendi girdi; kılıç çekip yürüdü, kâfir başını kesti, yağı basıldı, düşman bozuldu. Selcan Hatun, Kanturalı’yı at ardına aldı, çıktı. Giderek Kanturalı’nın fikrine bu geldi ki: Kalkıp ta Selcan Hatun durduğunda, Yelesi kara Kazılık atına bindiğinde, Oğuzun ala gözlü kızı, gelini söylemiş: Her kişi sözünü söyledikte, Sen orada kalkasın, öğünesin, Kanturalı güçsüz düştü, At ardına aldım, çıktım, deyesin, Gözüm döndü, gönlüm gitti, Öldürürüm seni! dedi. Selcan Hatun, durumun ne olduğunu bilip söylemiş, görelim hânım, ne söylemiş: Bey yiğit! Öğünürse er öğünsün, aslandır! Öğünmeklik kadınlara bühtandır! Öğünmekle kadın er olmaz, Ala yorgan içinde seninle dolaşmadım, Tatlı damak verip soruşmadım, Al duvağım altında söyleşmedim, Tez sevdin, tez usandın, Budala oğlu budala! Ulu Tanrı bilir, ben sana, Munisim, yârim, kıyma bana! dedi. Kanturalı: — Yok, ille de öldürmeliyim, dedi. Kız kızdı: — Bre budala oğlu budala, ben aşağı kulpa yapışırım, sen yukarı kulpa yapışırsın. Bre budala oğlu, okunla mı, kılıcınla mı, gel beri söyleşelim, dedi. Atını tepti, bir yüksek yers çıktı. Sadakından doksan okunu yere döktü, iki okun temrenini çıkardı, birini gizledi, birini eline aldı. Okla atmağa kıyamadı. — Yiğit, at okunu, dedi.Kanturalı: — Kızların yolu öncedir, önce sen at, dedi. Kız bir okla Kanturalı’ya attı, şöyle ki başında olan bit ayağına indi, ileri gelip Selcan Hatunu kucaklayıp barışmışlar, soruşmuşlar. Kanturalı söylemiş, görelim hânım, ne söylemiş: Yalap yalap yalabyan ince elbiselim. Yere başınayıp yürüyen selvi boylum! İki badem sığmayan dar ağızlım! Kalemciler çaldığı kara kaşlım! Aslan yavrusu, sultan kızı! Öldürmeye ben seni kıyar mıydım? Öz canıma kıyayım, Ben sana kıymayayım, Ben seni sınardım, dedi. Selcan Hatun da burada söylemiş, görelim hânım, ne söylemiş: Yelesi kara Kazılık atıma binerdim, Babamın ak evinden çıkardım, Eğri beli, âladağı avlardım, Ala geyik, sığın geyik kovardım, Yayı çektiğimde bir okla neylerdim, Temrensiz okla yiğit, ben seni sınardım, Öldürmeye, yiğidim, ben seni kıyar mıydım? dedi. Irağından, yakınından sarmaştılar. Gizli yaka tutup koklaştılar. Ak boz atlara binip sürdüler, bey babasına eriştiler. Babası oğlancığını gördü, Allaha Şükürler Eyledi. Oğluyla, geliniyle Kanlı Koca Oğuza girdi. Gök ala yüce çemene otağ dikti. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdırdı, düğün etti, soylu Oğuz beylerini ağırladı. Altınlıca günlüğünü dikip Kanturalı gerdeğine girdi, dileğine, muradına erişti.Dedem Korkut gelip şadılık çaldı. Boy boyladı, soy soyladı. Gazi erenlerin başına ne geldiğini söyledi. Şimdi hani dediğim bey erenler? Dünya benim deyenler? Ecel aldı, yer gizledi, Fani dünya kime kaldı? Gelimli, gidimli dünya, Sonucu ölümlü dünya! Yom vereyim hânım: Ecel geldiğinde saf imandan ayırmasın! Ulu Tanrı seni namerde muhtaç etmesin! Allah’ın verdiği umudun kırılmasın! Ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun! Âmin deyenler Tanrıyı görsün!
Kaynak: okumayisev.com
|