# Hikayeler
Çocuk Hikâyeleri
Dede Korkut Hikâyeleri
Mesnevi'den Hikâyeler
Nükteli Hikâyeler
Tarihi Hikâyeler
|
Renklerin Üstündeki Renksizlik (Hikaye)
Padişah, ucuza aldığı iki köleyle konuşarak değerlerini anlamaya çalıştı. Çünkü insanoğlu dilinin altında gizlidir. Evde inci mi var, buğday mı, akrep ve yılan mı, yoksa altın hazinesi mi, kapı açıldığında ne olduğunu görürsünüz ya, bedenin kapısı da ağızdır. Kölenin biri konuşmaya başladı. Zeki, tatlı sözlüydü. Düşünmeden öyle sözler söylüyordu ki, başkaları beş yüz defa düşünüp ancak öylesini söyleyebilirlerdi. Sanki içinde denizler vardı da incilerle doluydu. Onda parlayan her inci hak ile batılı ayırır, o ışık kim de olsa her sorunun cevabını verebilirdi. Padişah başka bir köle daha vardı. Onu çağırttı. Köle padişahın huzura getirildi. Ağzı kokuyordu, dişleri de kapkaraydı.Yokladı biraz, pek hoşlanmadı padişah, ama nesi var nesi yok anlamak için sırlarını araştırmaya başladı. Önceden yokladığı zeki köleyi: — Haydi, hamama git, yıkan, temizlen, yeni elbiseler giy, diyerek uzaklaştırdı. Ağzı kokan köleye dedi ki: — Bu gönderdiğim köle senin hakkında, “Hırsızdır, doğru adam değildir, münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlaksızdır, lanetin tekidir.” diyerek neredeyse beni senden soğutacaktı. Ne dersin arkadaşının sözlerine? Köle dedi ki:— Padişahım, olabilir ki bende bazı ayıplı şeyler görmüştür, o her zaman doğruyu söyler, onun gibi doğru sözlü adam görmedim. Doğruluk yaratılışında var; ne derse desin, yalan diyemem, kusurlarımı kabullenirim. Göremediğim kusurlarımdır, derim. Çünkü kendi yüzümü göremem, ama senin yüzünü görürüm, sen de benim yüzümü görürsün. Kendi yüzünü görene ne mutlu! Ölse bile nuru bakidir. Çünkü onun görüşü Hak görüşüdür. Padişah dedi ki:— O senin ayıplarını açıkladı, şimdi de sen onun ayıplarını söyle ki, dostum olduğunu bileyim. Köle dedi ki: — Padişahım, o benim iyi bir kapı yoldaşımsa da, kusurlarını söyleyeyim: Sevgi, vefa, insanlık, doğruluk, zekâ ve dostluktur. En önemsiz kusuru cömertlik ve düşkünlere yardım etmektir; ama ne cömertlik, canını bile verir! Padişah dedi ki:— Çok övüyorsun arkadaşını; onu överken kendini de övmeye kalkışma. Çünkü onu sınarsam uTanırsın sonra. Köle dedi ki: — Hüküm ve kudret sahibi, bağışlayan ve acıyan Tanı’ya andolsun! Nebi ve Resulleri ihtiyacı olduğundan değil kereminden gönderen, ayaklar altındaki topraktan yüce padişahlar yaratan, onları topraktan yaratılan mahlukatın tabiatından arıtan, gök ehlinin derecelerinden üstün kılan Tanı’ya andolsun ki, kapı yoldaşım ve dostum, bu benim sözlerimden yüz kat daha üstündür. Ben ancak onun özelliklerinden bilebildiklerimi söyledim, ama ey kerem sahibi, inanmıyorsan ne yapabilirim ki? Padişah dedi ki:— Biraz da kendinden bahset. Ne zamana kadar şunun bunun durumunu anlatacaksın? Söyle bakalım, senin neyin var? Ne elde ettin, denizin dibinden ne inciler getirdin? Ölüm günü duygu kalmaz; can nurun var mı ki gönlüne yâr olsun? Mezarda göze toprak dolar; kabrini aydınlatacak nurun var mı? Elin ayağın gidince, can kuşunu uçuracak kanadın var mı? Bu hayvani can gidince, yerine koyacak ölümsüz canın var mı? Her şeyin bir sebebi var, ama Allah bunu avamdan sakladı. Ben de bir emiri tuzağa düşürmek istersem emirlerden gizlerim, ama vezirden gizlemem. Ben bilirim ama sen de bir nişane ver. Köle dedi ki: — Her şeyi biliyorsan, peki beni söyletmeden amacın nedir? Padişah dedi ki: — Dünyayı açıklamakta ki hikmet, Allah’ın ilmindekileri açıklamaktır. Fiilleri açığa çıkarma zorunluluğu, sırrının açığa çıkması içindir. Hamama giden köle dönünce, Padişah onu yine huzuruna çağırttı, dedi ki: — Sıhhatler olsun, afiyetler olsun. Ne de zarif ve güzelsin, ama yazık, öbür kölenin söyleyip durduğu kötü huyların da olmasa ne olurdu? Köle dedi ki: — Padişahım, o dinsizin hakkımda söylediklerini biraz anlat! Padişah dedi ki: — Önce ikiyüzlülüğünü anlattı; sen deva görüntüsünde bir dertmişsin! Köle, arkadaşının kendisini kötülediğini padişahtan duyunca kızdı, köpürdü. Onun aleyhinde konuşmaya başladı. Sonunda dedi ki: — O önceleri benimle dosttu, kıtlıkta kalmış köpek gibi çok pislik yemişti. Durmaksızın onun aleyhinde konuşmaya devam edince Padişah işaret ederek: — Bu kadar söylediğin yeterli, dedi. Bu sınamayla onu da anladım, seni de. Onun ağzı kokuyor ama senin canın kokmuş! Ey kokuşuk canlı, uzakta otur. O amir olsun, sen onun memuru ol. Bir ülkenin padişahı, kılı kırk yarar, haklıyla haksızı, doğruyla yanlışı ayırt eder, adaleti sağlar, bundan kimsenin kuşkusu kalmazdı. Padişah’ın verdiği kararlar gönül rahatlığıyla herkes tarafından kabul görürdü. Tebasında bulunan Çinliler ve Rumlar:— En iyi ressam biziz, diye aralarında tartışırlardı, ama bir sonuca varamazlardı. Yüce hakem olarak Padişah’a, yaptıklarını bir bir sayar döker ve bununla öbürüne göre üstünlük kurmaya çalışırlardı. Padişah dedi ki: — Hanginizin haklı olduğunu anlamam için yeteneklerinizi görmem gerek, dedi. Çinliler dedi ki: — Padişahım, bizlere iki ayrı oda verin, yeteneklerimizi birbirimizden habersiz, gizli olarak icra edelim. Sonunda da hakemimiz olarak vereceğin kararla en iyi olan belirlensin. Rumlar dedi ki: — Padişahım, bize tek oda verin, ama birbirimizi görmeyecek, seslerimizi duymayacak şekilde odayı ikiye ayırın, iş bittikten sonra ikisini bir arada görüp karar vermek kolay olsun. Bu fikir kabul edildi. Çinlilerle Rumların birbirlerini görüp duymadan çalışabilecekleri şekilde ortadan ikiye ayrıldı. Çinliler her sabah türlü türlü boyalar istediler, Padişah hazinelerini açtırarak her isteneni verdi. Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne de boya, dediler kendi kendilerine Rum ressamlar. Kapıyı kapatıp başladılar duvarlarını cilalamaya. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak hâle getirdiler duvarları. “İki yüz renge boyamaktansa renksizlik daha iyi, renk bulut gibidir, renksizlik ise ay. Bulutta parlaklık ve ışık görürsen bil ki yıldızdan, Ay’dan ya da Güneş’tendir.”Çinli ressamlar Padişah’a gelip işlerini bitirdiklerini söylediler. Padişah geldi, yapılan resimleri izlemeye koyuldu. Resimler aklın ve mantığın alamayacağı kadar güzeldi. Padişah, Rumlarla Çinlileri ayıran perdenin kaldırılmasını emretti; gördüğü manzara karşısında gözleri âdeta yuvalarından fırladı. Hayret sesleri salonu doldurdu... Çinli ressamların yaptığı bütün resimler odanın cilalanmış duvarına yansımıştı, orada daha güzel görünüyorlardı. Resimlerin yansıması göz alıyordu.Hikâyeyi anlatan: Oğul, dedi, Rum ressamlar sofidir. Onların ezberlenecek kitapları, dersleri yoktur. Gönülleri cilalanmış, arzudan, hırstan, kötülükten ve kinden arınmıştır. O aynanın saflığı, berraklığı gönlün özelliğidir. Gönlünü cilalamış kişi, renkten, kokudan kurtulmuştur. Her yerde zahmetsizce bir güzellik görür.
Mesnevî (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî)
|