Eski zamanlarda fakirlikten beli bükülmüş bir oduncu ile onun güzel bir karısı varmış. Bu ikisi günlerini gün edip yaşıyorlarmış. Yine baş başa bir gün geçirirlerken oduncu ocağın başında oturuyor, karısı da yün eğiriyormuş.
Oduncu karısına dönmüş ve demiş ki:
“Herkes çocuklarıyla mutlu, neşeli, güle oynaya yaşarken ikimizin bu kulübede böyle çocuksuz bir şekilde zaman geçirmesi ne kadar kötü sevgili karıcığım.” demiş.
Karısı: “Evet kocacığım, doğru söylüyorsun, benim de bir tek çocuğum olsaydı ne kadar mutlu olurduk. Çok değil, parmak kadar olsun bir çocuğumuz olsaydı yine de çok sevinir ve onu çok severdim.” demiş.
İşte bu temiz kalpli kadının dileği iyi bir saate rastlamış ve kısa bir zaman sonra kadının nur topu gibi bir oğlu olmuş. Oğlan çok güzel, çok sağlıklı ve kuvvetliymiş ama boyu kadının baş parmağını bile geçmeyecek kadar kısaymış.
Bu durum karşısında oduncu ile karısı söylenmeye başlamışlar:
“Allah’tan istediğimiz şey oldu işte, küçük de olsa Allah bize bir çocuk verdi, onu bütün kalbimizle sevelim ve bağrımıza basalım.” demişler. Adını da Parmak Çocuk koymuşlar.
Çocuğa çok iyi bakıp beslemişler, ama yine de doğduğu gün sonra da bir santim bile uzamamış. Fakat bu çocuk çok zekiymiş. Çevresinde her gördüğü şeyi hemen öğreniyormuş. Bir gün oduncu ormana odun kesmeye giderken:
“Arabayı sürecek bir adamım olsaydı ne kadar güzel olurdu, çok çabuk gitmem gerekiyor.” demiş.
Bunu duyan parmak çocuk:
“Babacığım sen merak etme, arabayı ben getiririm, sen ormana gittiğinde araba da yanında olur.” demiş. Oduncu çocuğun bu sözlerine gülmüş:
“Benim biricik oğlum. Sen daha atın dizginine bile ulaşamıyorsun. Bunu nasıl yapacaksın?”
Çocuk: “Sen merak etme babacığım, annem atı arabaya koşsun yeter, ben atın kulağının içine girer, ona gideceğimiz yeri tarif ederim.”
Babası: “Tamam evladım, dediğin gibi olsun. Bir kere deneyelim bakalım, zararı yok.” demiş.
Çocuğun ormana gitme zamanı geldiğinde kadın atı arabaya koşmuş, parmak çocuğu da atın kulağına sokmuş. Parmak çocuk yerleştiği yerden ata istediği zaman “yürü” istediği zaman “dur” diyormuş. Böylece at sanki arabada binici varmış da kendisini o sürüyormuş gibi çocuğun dediği yere kadar gitmiş. At fazla hızlı gittiğinde Parmak çocuk kulağına doğru, “yavaş ol” diye seslenirken yoldan gelip geçenler bu sesi duymuş ve birbirine garip bir şekilde bakınıp durmuşlar:
“Çok ilginç bir şey, araba gidiyor, binici de atları sürüyor, ama kendisi görünürlerde yok.” demişler.
“Çok tuhaf. Hadi, takip edip bakalım, nereye gidecek bu araba?”
Sonunda ormanda, oduncunun bulunduğu yere gelmişler. Parmak Çocuk babasına seslenmiş:
“Gördün mü baba, arabayı buraya kadar getirdim, hiç bir şey olmadı, şimdi indir beni aşağı bakalım.”
Adam bir eliyle atın başını tutup diğeriyle kulağının içindeki oğlunu çıkarmış, bir tümseğin üstüne koymuş, çocuğu oynamaya göndermiş.
Bütün bunları gören iki yabancı ne diyeceklerini şaşırmışlar. Sonra birisi diğer tarafa geçmiş, arkadaşına dönerek:
“Bu küçük yumurcak bizi zengin eder, onu alıp buradan götürelim, şehirlerde dolaştırır, para ile gösteri yaparız.” demiş. Oduncu babanın yanına gidip Parmak çocuğu kaça satacağını sormuşlar.
“Bizim yanımızda senin yanında olduğundan daha rahat eder.” demişler.
Adam: “Ben onu kesinlikle satmam, benim kendi etim ve kanımdan olan yavrum dünyanın bütün altın ve gümüşlerinden daha değerlidir.”
Adamlar ile babası arasında geçen bu konuşmaları duyan parmak çocuk, babasının paçasından tırmanıp omzuna kadar çıkmış ve kulağına eğilerek:
“Babacığım, sen parayı al, beni onlara ver, çok fazla zaman geçmeden geri dönerim ben.” demiş.
Sonunda oduncu büyük bir altın karşılığı parmak çocuğu iki yabancıya satmış. Yabancı adamlardan biri çocuğa: “Nerede oturmak istersin ufaklık?” diye sormuş.
Çocuk: “Şapkanın kenarında oturabilirim amca. Orası benim için çok iyi olur, hem gezer dolaşır, hem de etrafı seyrederim.” demiş.
Adamlar kabul etmişler, oduncunun yanından ayrılırken, parmak çocuğu da beraber götürmüşler. Bütün gün yürümüşler, akşam karanlığı çökerken parmak çocuk:
“Ben artık yoruldum, aşağı indirin beni.” demiş.
Adam onu yere indirmiş, o sırada yeni sürülmüş olan bir tarlanın yanından geçiyorlarmış. Çocuğu bir tümseğin üzerine oturtmuş. Fakat Parmak Çocuk tarlada koşmaya başlamış, bir köstebek yuvasının ağzına gelmiş ve içeri dalmış:
“Hadi hoş çakalın beyler, ben kaçıyorum, gelecek sefere bana iyi göz kulak olun.” demiş.
Adamlar hemen koşup yuvanın içine bastonlarını sokup karıştırmışlar ama boşuna uğraşmışlar. Parmak Çocuk köstebek yuvasının en dip noktalarına kadar gitmiş, adamlar onu bulamayınca ortalık da karardığı için vazgeçip elleri boş bir şekilde yollarına devam etmişler.
Adamların oradan gittiğini anlayan parmak çocuk, eski köstebek yuvasından çıkıp tarlada yürümeye başlamış ve kendi kendine:
“Ne kadar zormuş bu tarlada yürümek, eğer şu tepelerden birinin üstünden bir düşecek olursam, bir yerimi kırarım.”
Ama öyle bir şey olmamış. Şansı açık gitmiş ve boş bir salyangoz kabuğu bulmuş.
“Çok şanslıyım, bunun içinde çok rahat bir uyku çekerim.” diyerek kabuğun içine girmiş.
Tam o sırada oradan iki adam geçiyormuş, birisi diğerine :
“Su zengin papazın altınlarını, gümüşlerini nasıl çalsak acaba?” derken parmak çocuk onlara salyangoz kabuğunun içinden seslenmiş:
“Bana bakın. Bu işi benimle yapmanızı tavsiye ederim. Altınları nasıl çalacağınızı ben söylerim.”
Hırsızlar gelen sesten çok korkmuşlar.
Biri: “Şuradan bir ses geldi, kesinlikle biri var, vallahi kulaklarımla duydum.”
Sonra daha iyi dinlemişler. Durup kulak kabartmışlar, parmak çocuk tekrar konuşmuş:
“Beni de oraya götürün, size nasıl çalacağınızı söyleyeceğim.”
Hırsız: “Tamam, ama sen neredesin?”
Çocuk : “Yere bakarsanız sesin nerden geldiğini anlarsınız.”
İki hırsız sonunda onu bulup oradan çıkarmışlar, ellerine almışlar.
“Vay seni gidi küçük yumurcak...! Söyle bakalım bize nasıl yardım edebilirsin?”
Çocuk: “Nasıl olacak, papazın demir parmaklıklı penceresinden içeriye girer, istediğiniz altınları dışarıya atarım.”
Hırsız: “Aferin, çok güzel fikir bu. Gel bakalım buraya, nasıl yapacağız bu işi, bir deneyelim de görelim.”
Hırsızla ile parmak çocuk altınları nasıl çalacaklarını planlayıp gece yarısı papazın evine geldiklerinde, çocuğu demir parmaklıklı pencereden içeri atmışlar. Çocuk eve girince yüksek sesle bağırmış: “Heeey, buradakilerin hepsini istiyor musunuz?” Adamlar korkmuşlar.
“Yavaş ol, bağırma, papaz uyanacak şimdi.” demişler.
Ama çocuk onları duymazlıktan gelmiş ve yine bağırmış:
“Ne kadar altın istiyorsunuz? Hepsini aşağı atayım mı?”
Yan odada uyuyan aşçı kadın sesleri duyunca yerinden kalkıp yatağın içinde oturup, duyduğu seslere kulak kabartmış. Bu sırada hırsızlar korkup kaçmış, ama biraz gittikten sonra tekrar cesaretlenip geri dönmüşler.
“Bu ufaklık bizimle dalga geçiyor.” demişler.
“Şimdi şaka yapmanın zamanı değil oğlum, biraz para at bize.” Parmak çocuk sesini daha da yükselterek:
“Tamam, açın torbalarınızı, atıyorum.”
Bu sesleri duyan aşçı kadın hemen yataktan fırlayıp kapıyı açmış ve dışarı çıkmış. Hırsızlar peşlerine kurtlar düşmüş koyun gibi kaçmaya başlamışlar. Aşçı kadın da etrafı dolaşıp hiç bir şey göremeyince lâmbayı yakmaya gitmiş. O sırada bizim parmak çocuk buğday ambarına girmiş. Kadın etrafı yoklayıp hiçbir şey bulamayınca uyanıkken rüya gördüğünü zannetmiş ve yatağına tekrar girmiş. Samanların üzerine tırmanan parmak çocuk kendine çok rahat bir köşe seçip güzelce uyumayı, geceyi burada geçirdikten sonra da sabah kalkıp babasının yanına, annesinin kollarına dönmeyi düşünmüş. Ama ne çare... Talihsizlik onun peşini bırakmamış. Aşçı güneş doğar doğmaz kalkıp ineğe yem vermek için ambara gelmiş ve samanların içinde güzel bir uyku çeken parmak çocuğu görmüş. Ne yazık ki parmak çocuk daha uyanmadan kendini ineğin ağzında bulmuş.
Neye uğradığını anlayamayan parmak çocuk:
“Çok ilginç bir şey bu, benim başıma bunlar nasıl oldu da geldi?” diye kendi kendine hayret ediyormuş. Fakat çok geçmeden nerede olduğunu anlamış ve kıvrak zekâsını kullanarak ineğin iki dişinin arasında kalıp ezilmemeyi başarmış, biraz daha zaman geçtikten sonra da sağ salim ineğin midesine inmiş. Ancak parmak çocuk nerede olduğunun hala farkında değilmiş.
“Burası çok karanlık, bu odaya bir pencere açıp güneş ışıklarından faydalanmayı hiç akıl edememişler. Bir mum yakılsa hiç de fena olmazdı.” diye düşünmüş.
Gerçi o zamana kadar beterin beterini görmüş ve kurtulmuş ama, bulunduğu yer de hiç güvenilir bir yer değilmiş, çünkü durmadan ineğin ağzından yeni otlar geliyor, sıkıştığı yer de gittikçe daralıyormuş. Sonunda dayanamayıp bağırmaya başlamış:
“Yeter artık, bana daha fazla yem verme, bana daha fazla yem verme.”
İneğe yem verip onu besleyen hizmetçi kadın tam o sırada ineği sağıyormuş. Ses geldiği halde ortalıkta kimseyi görmediği için, bu seslerin gece yarısı karanlıkta duyduğu seslerin aynısı olduğunu da anlamış. Korkudan sırt üstü yıkılıp bayılmış. Önündeki süt kovası da devrilmiş. Bir süre sonra kendine gelmiş ve hemen kendini toparlayıp doğruca papazın yanına koşmuş:
“Papaz efendi, papaz efendi, bizim inek konuşuyor.” demiş.
Papaz: “Be kadın sen aklını oynatmışsın, anlaşılan.”
Sonra papaz da konuyu yerinde öğrenmek için hizmetçinin peşinden ahıra gitmiş. Tam kapıdan içeri adımını atarken parmak çocuk içeriden hala bağırıyormuş:
“Yeter artık, bana yem vermeyin.”
Bu sözleri duyan papaz da korkmuş, ineğin büyülendiğine inanarak hemen kesilmesini emretmiş, adamlar ineği kesmişler, parmak çocuk da midesiyle birlikte bir gübre yığınının üstüne fırlatılmış.
Parmak çocuk, kendisi için çok zor olmasına rağmen bu yığından da kurtulmanın çaresini sonunda bulmuş. Tam başını çıkarıp bakarken yeni bir uğursuzlukla karşılaşmış. Aç bir kurt bir hamle de ineğin midesini kaptığı gibi parmak çocukla beraber hemen yutup midesine indirmiş. Sonra da kaçmaya başlamış. Tüm bunlara rağmen parmak çocuk cesaretini kaybetmemiş. “Kurt yalnız başına giderken biraz gevezelik etsem kızmaz herhalde...” diye düşünüp dışarıya seslenmiş:
“Kurt kardeş sana güzel bir şey öğretmemi ister misin?” demiş.
Kurt: “Elbette.” demiş.
Parmak çocuk: “Bildiğim bir yerde çok güzel bir kuzu var.”
Kurt: “Nerede o?”
Parmak çocuk da babasının evini tarif etmiş. “Ormanda, fakir oduncunun evinde.” demiş.
“Arka kapıdan girip kuzuyu yersin, hem orada istediğin kadar pasta çörek ve et de yersin.”
Kurt bir şeyi iki kere söyletmekten hoşlanmazmış. Hemen o gece eve gitmiş, kuzu ile pasta ve çörekleri güzelce yemiş. Tam karnını iyice doyurup çıkıp gideceği sırada çok yediği için girdiği yerden dışarı çıkmaya hali kalmamış ve bir türlü oradan çıkamamış. Parmak çocuğunda istediği zaten buymuş. Hemen yüksek sesle bağırarak anne babasını uyandırıp ayağa kaldırmış.
Kurt: “Neden susmuyorsun? Evdekileri ayağa kaldıracaksın.” Parmak çocuk: “Bana ne, sen keyfini yaptın, şimdi sıra bende.” diyerek yüksek sesle şarkı söyleyip bağırmaya devam etmiş.
Duydukları gürültüye uyanan oduncu ile karısı kalkıp kapının anahtar deliğinden bakmışlar. Fakat orada kurdu görünce ne kadar korkudan tir tir titremeye başlamışlar. İlk şaşkınlığı üzerinden atan oduncu koşup baltasını almış, karısına da tırpanı vermiş.
“Karıcığım, şimdi sen arkada dur, ben kellesine baltayla vurur vurmaz sen tırpanla karnına vurup ikiye ayırırsın.” demiş.
Parmak çocuk bunları duyunca korkup bağırmış:
“Babacığım...! Babacığım...! Ben buradayım, kurt beni yuttu, şimdi onun karnındayım.” demiş.
Oduncu: “Allah’a bin şükürler olsun...! Sevgili oğlumuza yeniden kavuştuk.” demiş.
Karısına tırpanı elinden atmasını, parmak çocuğa bir zarar gelebileceğini söyledikten sonra baltayı kurdun tam kafasına indirmiş. Darbeyi yiyen kurdun yere yıkılması ile ölmesi bir olmuş. Hemen, karnını yarıp parmak çocuğu çıkarmışlar.
Babası: “Ah benim güzel çocuğum, senin için ne kadar korkulu geceler geçirdik.” demiş.
Parmak çocuk: “Biliyorum babacığım, ama sizden ayrıldıktan sonra, bir çok yerleri dolaştım. Şimdi tekrar burada olduğum için çok sevinçliyim.”
Babası: “Evladım, şimdiye kadar nerelerdeydin?”
Parmak çocuk: “Öncelikle bir köstebek yuvasına girdim. Sonra salyangoz kabuğundaydım. Daha sonra ineğin midesine, oradan kurdun karnına girdikten sonra şimdi de gördüğün gibi sağ salim karşındayım.”
Babası: “Allah’ıma bin şükür olsun. Evladımı bana tekrar bağışladı. Bundan sonra dünyanın bütün hazinelerini verseler seni satmam.
Annesi ve babası sevgili parmak çocuklarını kucaklayıp bağırlarına basmışlar, bol bol karnını doyurmuşlar, eski elbiseleri uzun yolculuğu sırasında iyice eskiyip yıprandığından ona yeni elbiseler alıp giydirmişler.