|
Ölümsüzlük Otu (Masal)
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde insanların çok mutlu olduğu, çocukların sokaklarında neşeyle oynadığı, hayvanların özgürce yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkenin kralının, bir de kızı varmış. Kral, bir gün sarayın güzel bahçesinde dalgın dalgın dolaşıyormuş. Artık çok yaşlandığı için, kendisi öldükten sonra ülkesine ne olacağını düşünüyormuş. Çünkü yerine geçecek bir oğlu yokmuş. Kral, ölümsüz olmayı ve sonsuza kadar yaşamayı çok istiyormuş.
—Bir an önce ölümsüz olmak istiyorum! Bunun için, elinden geleni yapmalısın, diye emretmiş. —Sevgili Kral’ım, hiçbir yerde ölümsüzlük otunu bulamadım. Eğer onu bulamazsam, asla ölümsüz olamazsınız, demiş.
Kral, bir süre düşündükten sonra tellallarını çağırmış:
—Kral, hazretleri ben ölümsüzlük otunu bulabilirim, demiş. Denizci, hemen limana gitmiş ve kuzeye giden bir gemiye binmiş. Gece gündüz, hiçbir yere uğramadan yol alan gemi, fırtınaları ve dev dalgaları aşarak dünyanın en soğuk ve en kuzey ucuna varmış. Gemiden inen denizci, günlerce yürüdükten sonra büyük bir dağı aşmış. Önünde büyük bir kayın ağacı ormanı varmış. Burnuna keskin bir reçine kokusu çarpmış. Ölümsüzlük otunu ormanda aramış, ama bulamamış. Ormandan çıkınca büyük bir göle varmış. Gölde bir kuğu sürüsü yüzüyormuş. Gölün çevresinde dolaşmış, aramış, ama burada da bulamamış. Gölün kenarında küçük bir köy varmış. Köyün meydanına vardığında delikanlıların ve genç kızların dans ettiğini görmüş. Baharın gelişini kutlayan köylüler, gece geç saatlere kadar eğlenmişler. Bu köyün insanları çok iyiymiş. Denizciyi çok iyi karşılayıp, karnını doyurmuşlar. Denizci yorgunluktan öldüğü için, geceyi orada geçirmeye karar vermiş. Sabah erkenden kalkan denizci, ölümsüzlük otunu burada bulamayacağını anlamış. İyi kalpli köylülerle vedalaşıp, geyiklerin çektiği bir arabaya binerek yola çıkmış. Limana varınca, doğuya giden bir gemiye binmiş. Dünyanın yarısını dolaştıktan sonra, gemi bir limana yanaşmış. Liman çok kalabalıkmış. Aylarca gemide seyahat eden denizci, karaya ulaştığı için, çok mutluymuş. İçinden bir ses, ölümsüzlük otunu burada bulacağını fısıldıyormuş ona. Denizci dereleri, tepeleri aşmış; birçok şehirden geçmiş. Günler sonra, yorulan ve karnı acıkan denizci, büyük bir incir ağacının altına oturup çantasından çıkardığı ekmeğini yemeye başlamış. Ölümsüzlük otunu ve güzel prensesi düşünen denizci, yere dökülen ekmek kırıntılarını taşıyan telaşlı karıncaları seyretmeye başlamış. Karıncalar, çok çalışkan canlılardır. Denizci, onlara saygıyla bakmış ve zarar vermemek için, çok dikkat etmiş. Karıncaların Kralı, denizcinin bu davranışını çok beğenmiş. —Burada ne arıyorsun? diye sormuş. Denizci, sesin nereden geldiğini anlamak için, etrafına bakmış, ama kimseleri görememiş.
Karınca: Denizci, çok sabırlı bir insan değilmiş, ama otu bulmak için her şeye katlanırmış. Karıncanın teklifini kabul etmiş. Karınca önde, denizci arkada yola çıkmışlar. Çıkmışlar, ama aslında yerinde sayıyormuş denizci. Bir adım, iki adım sonra bu işin hiç de kolay olmadığını anlamış. Önünde giden karınca, bir çakıl taşını, bir dalı, bir yaprağı aşana kadar geçen uzun sürede denizci sabırsızlanıyormuş. Karıncayı yerden kaldırmamak için, kendini zor tutuyormuş. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler bir de arkalarına bakmışlar ki, bir arpa boyu yol gitmişler. Denizci, can sıkıntısından kurtulmak için, karıncanın hareketlerini inceliyormuş. Bir bilgenin sözlerini hatırlamış:
“Karıncadan ibret al, akıllı olmayı öğrenirsin.” Alnından soğuk terler akıyormuş denizcinin. Zaman havada asılı kalmış sanki. Başı dönüyor, gözleri kararıyormuş. Dakikalarca adımını atmak için beklemekten, yorulmuş. Günlerce yürüseymiş, bu kadar yorulmazmış. Bazen bu sıkıntıya dayanamayarak, çığlık çığlığa koşmak, koşmak istiyormuş. Karıncanın teklifini kabul ettiği için kendine lanetler yağdırıyormuş. Yine bu sabırsızlık anlarından birinde, dallardan birine konmuş bir çift kumru görmüş. Kumrular, hep çift dolaşırlar ve hiç ayrılmazlar. Kumruların ötüşü onu sakinleştirmiş. Güzel prensesi düşünmüş; güçlü olmaya ve sabretmeye karar vermiş. Karıncaya bakmış; ne yapacağını ve nereye gideceğini biliyor, hızlı hızlı engelleri aşıyormuş. Karıncanın bu hali, denizciye cesaret vermiş. Denizci bunları düşünürken, karıncanın sesini duymuş:
—Geldik! Denizci o kadar sevinmiş ki, hani mümkün olsa karıncaya sarılıp öpecekmiş. Dakikalar, saatler ve günlerce arkasından yürüdüğü karıncaya teşekkür etmiş ve ona son bir kez bakıp dağa tırmanmaya başlamış. Kaynağa vardığında hızla aşağıya doğru akan suların arasına dalmış. Kendini kocaman bir mağarada bulduğunda sırıl sıklam ıslakmış. Mağaranın içi de buz gibiymiş. Soğuktan titreyerek yavaş yavaş yürümüş. Mağaranın dibinde mor çiçekleri olan otlar varmış. Yere eğilip, ölümsüzlük otunu koparmış ve çantasına koymuş. Geldiği yoldan koşarak geri dönmüş.
Günlerce yol aldıktan sonra, limana varmış. Üstüne üstlük, uzun sakalıyla da bir dilenciye benziyormuş. Denizci, derdini anlatana kadar akla karayı seçmiş. Sonunda, onu Kralın huzuruna çıkarmışlar. Denizci, saygıyla eğilmiş ve Kral’ı selamlamış. Tahta yaklaşmış ve çantasını açıp, ölümsüzlük otunu Kral’a uzatmış. Gözlerine inanamayan Kral, çok sevinmiş. Ölümsüzlük otunu büyücüye vermiş. Ölümsüzlük iksirinin eksiği kalmamış artık. Büyücü, iksiri hazırlamış ve altın bir kadehe doldurup Kral’a sunmuş. Muradına eren Kral, denizciyi hediyelere boğmuş. En güzel kumaşlardan, en güzel elbiseleri diktirmiş. Denizci birkaç gün dinlenmiş ve eski gücüne kavuşmuş. Güzel elbiselerini giymiş ve sapı mücevherlerle süslü kılıcını beline takmış. Artık düğün için hazırmış. Saraydaki bütün hazırlıklar tamamlanınca, düğün başlamış. Mutlu ülkenin mutlu insanları süslenen sokaklarda yiyip, içip, dans etmişler. Sabırlı ve cesur denizci ile güzel prenses, sonsuza kadar birbirlerini çok sevmişler; mutluluk içinde yaşamışlar. Hans Christian Andersen |