Kuş Avı (Hikaye)

Bir kuş çayırlıkta dolaşıyordu. Orda av için tuzak kurulmuş, avcı yere taneleri serpmiş, pusuya yatmıştı.
Zavallı kuş onu Tanımadan geldi, çevresinde dolaştı.
— Sen kimsin, dedi adama, böyle yeşiller giymiş, vahşi hayvanların arasında oturuyorsun?

— Ben dünyadan kesilmiş bir zahidim, dedi avcı, burada otlarla yetiniyorum. Ecelimi önümde gördüm de zahitliği seçtim. Komşumun ölümü bana öğütçü oldu. Her şeyin boş olduğunu anladım, kazancımı bıraktım, dükkânımı kapadım, terki diyar ettim insanların arasından.

Sonunda yalnız kalmayacak mıyım, çenemiz bağlanmayacak mı? Çenemizi az oynatmak, az konuşmak daha yeğ. “Ey altın sırmalarla süslenmiş elbiseler giymeye, kemerler kuşanmaya alışmış kişi, sonunda sana da dikilmemiş bir elbise giydirecekler.”

Ne diye gönlümüzü vefasızlara bağlayalım, toprağa tutalım yüzümüzü, çünkü ondan bittik. Bizim atalarımız, akrabalarımız eskiden beri dört tabiattı. Öyleyken, biz, eğreti yakınlara tamah ettik. Yıllardır insanın cismi, unsurlarla görüşmekte, konuşmakta. Can da nefislerle akıllardan ama can, kendi temellerini unutmuş. Tertemiz, arı akıllardan, nefisterden her zaman mektup geliyor.

Diyorlar ki: Beş günlük dostları buldun, eski dostlardan yüz çevirdin. Çocuklar da oyundan hoşlanırlar ama akşam olunca çeke çeke evlerine götürürler onları.

Söz budur, bundan başka bir şey değil. Dünya bir oyundur, ayetini duymadın mı ki, elbiselerini yele verdin, şimdi de korkuyorsun! Ömrün yarısı sevgili isteğiyle geçti, yarısı düşmanların dertleriyle. Cüppeyi aldı götürdü o, beriki külahı.

İşte, ecel geldi yaklaştı. Artık yeter, bırak oyunu, tövbe atına bin de yol al! Tövbe atı da şaşılacak bir attır, bir solukta dünyadan göğe sıçrar. Kuş:
— Hoca, yalnız oturma, dedi, Ahmed’in dininde rahiplik yoktur. O elçi ümmetine rahipliği yasak etti. Sen nasıl oldu da bu bidatı kabullendin?

Cuma namazı kılmak, namazı cemaatle kılıp cemaate iyi işler yapmalarını söylemek, kötülükten kaçınmak şarttır. İnsanların hayırlısı, halka faydalı olandır. Ha babacığım, taş değilsen, taşla topaçla ne işin var? Acınmış ümmetin arasına katıl, Ahmed’in sünnetini bırakma, onun emirlerini yerine getir.

Avcı dedi ki:

— Aklı başında olmayan, akıllı kişinin yanında taşa, kerpice benzer. Dünyalık peşinde koşan eşekten farksızdır. Onunla konuşmak rahipliğin ta kendisidir. Çünkü Tanı’dan başka her şey yitip gider. Gelecek olan, bir süre sonra, gelip çatar. Adam olmayanın buyruğu da kıblesine benzer. O ölüyü arayıp durur, var onu da ölü say sen. Böyle adamlarla düşüp kalkan da rahiptir, çünkü düşüp kalkanların arkadaşı taştır, kerpiçtir.

Kuş adama dedi ki:

— İşte, yolda yolunu kesen biri varsa, o zaman savaş kaçınılmazdır. Halkı korumak, onlara yardım etmek, düşmanla savaşmak için aslan gibi er, o zaman emin olmayan yola gelir. Erlik, yolcu düşmanla çatıştığı zaman meydana çıkar.

Adam dedi ki:
— Evet. Gücü varsa, yardım görürse kötülüklere karşı durmak gerek, ama gücü kuvveti yoksa çekilmek daha doğru olmaz mı?
Kuş dedi ki:
İşe gerçeklikle sarılmak gerekir, yoksa insanın dostu eksik olmaz. Dost ol da, sayısız dost gör. Fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kalırsın.

Ey temiz kişi, şeytan kurttur, sen de Yusuf’a benzersin. Sakın Yakup’un eteğini bırakma. Kurt, sürüden bir kuzu alacağı zaman, siner bekler çoğu zaman. Kim yalnız başına bir yol tuttu, kapar onu, yer. Sünneti ve topluluğu bırakan kişi, yırtıcı hayvanlarla dopdolu böyle bir yerde kendi canına kıymış olmaz mı? Akla düşman olan yoldaş, yoldaş değildir. O hep fırsat kollar. Zayıf anını bekler ki, neyin varsa talan etsin. Güçlü görünür ama korkağın biridir. Korkaklığından dostunu da korkutur.

Böyle yoldaşı düşman bil, dost değil. Din yolu, her kötü yaratılışlının gideceği yol değildir. Yol nasıl yoldur? Gidenlerin ayak izleriyle dolu olan yoldur. Dost nasıl dosttur? Kararlarıyla sana yol gösteren, aklıyla seni büyütendir. Diyelim ki, tedbirlisin de seni kurt kapmadı, ama topluluktaki o neşeyi bulamazsin ki!

Böylece adam söyledi, kuş söyledi sohbet uzayıp gitti.
Sonra kuş: Şu buğdaylar kimin? diye sordu.
Avcı dedi ki: Vasisi olmayan bir yetimin. Yetim malı, beni emin bildikleri için bana emanet ettiler.
Kuş:
— A emin, a zahit, izin ver de birazcık yiyeyim, dedi, şu anda o kadar açım ki, leş bile helal bana.
— Zorda kalınca haramın bile helal olacağını söyleyen sensin, dedi avcı. Zorda olmayıp yersen, suçlu sayılırsın. Gerçi zora düşenin de yememesi daha iyidir, ama yiyeceksen parasını ver de öyle ye.
Kuş kendinden geçmişti, saldırdı yemlere, ama kalakaldı tuzakta. Yasin’ler okudu, En’am’lar okudu, boşuna.
Bir kervancı uyumuştu. Hırsızlar gelip kervandaki tüm malları çaldı, toprağa gömdüler. Sabah olunca kervancılar uyandı, mallarının yerinde yeller estiğini gördüler.
— Söyle bekçi, dediler, ne oldu eşyalarımıza?
— Gece yüzü örtülü hırsızlar geldiler, ne var ne yok her şeyi toparlayıp gittiler, dedi bekçi.
Kervan halkı:
— Sen ne yaptın? diye sordu.
Adam:
— Ben bir kişiydim, onlarsa silahlı, seçmece bir yığın babayiğitti.
Ne yapabilirdim ki?
— Peki, karşı koyacak gücün yoktu da, bağırmayı, bizleri uyandırmayı da mı düşünmedin?
— Bağırıp sizi uyandıracaktım ama bıçak, kılıç dayadılar; sus yoksa acımadan öldürürüz, dediler. Ben de korkudan sustum, ama şimdi isterseniz, dilediğiniz kadar bağırır, çağırırım.

İnsanı rezil eden şeytan ömrünü yok ettikten sonra “Euzü” çekmek, “Fatiha” okumak da boşunadır. Yine de, gaflete düşmek, feryat etmekten daha kötüdür. Boşuna da olsa, tatsız tuzsuz olsa da sen feryat et, yalvar. Ey yüce Tanı, şu düşkünlere bir bak diye yalvar. Senin zamanında da gücün yeter, zamanı geçince de. Sen, “Yitirdiğiniz şeye hayıflanmayın,” diyen padişahsın, dilediğin şey nasıl olmaz?

Kuş dedi ki:
— Zahitlerin büyüsüne kapılanların sonu budur.
Adam:
— Hayır, dedi, haksız yere yetimlerin malını yiyenlerin hâli budur.
Kuş öylesine feryat etti ki sonra; derdinden tuzak da titredi, avcı da.
Kuş:

— Birbirine ters şeyler yüzünden kanadım kırıldı, diyordu. Sevgili neredesin, gel de ellerini başıma koy, okşa. Elin lütuflar bağışlamada bir delildir, elinin altında oldukça başım rahata erer, huzura kavuşur. Layık değilsem bile, ne olur, bu dertlere düşmüş kulun hâlini bir an olsun sor! Yoklukta ne üstünlük vardı ki, sen ona bu kadar lütuf kapılarını açtın?

Keremin, uyuz bir toprağı insan şekline soktu da, ölü erlik suyu, beş dış duygu, beş de gizli duyguyla adam hâline getirdin. Sen yardım etmedikçe tövbe nedir ki Sensiz tek bir diri bile yokken, nasıl kaçabilirim senden? Senin efendiliğin olmadıkça kulun varlığı olur mu? Ey canların aslı, canımı al benim, sensiz bu candan usandım artık. Delilik hünerine âşığım. Akıllılığa, usluluğa doydum ben. Utancımı yırttım, hiç olmazsa sırrımı açık söylerim.

Bu sabır ne zamana kadar, ne zamana kadar bu titreyiş? Saçak gibi, utanç perdesi altında gizlendim. Birdenbire şu yorganın altından sıçrayıp çıkayım.
Gel diyor, ya ben ol, ya benim huyumla huydaş ol ki, sana tecelli edeyim, göstereyim yüzümü. Görmediysen, neden böyle çıldırdın, topraktan, neden dirilmeyi istiyorsun?

Mekânsızlık mekânından sana ot vermeseydi, can gözün o tarafa bakar mıydı hiç? Kedi o delikten rızıklanır da onun için delik başında bekler. Öbür kedi de damda bekler durur, orada kuş avlar da beslenir.

Kimi çulhacılığı iş edinmiştir. Kimi de işsiz güçsüzdür, yüzünü mekânsızlık yurduna çevirmiştir, çünkü ona o yandan can gıdası vermişsindir.
Kimileri de göç gecesine kadar çocuklar gibi oyuna dalmışlardı. Uyuyan biri, uyanmaya başladığında, vesveseler dadısı işveler yapar ona:
— Uyu canım yavrum uyu, kimsenin seni uyandırmasına izin vermeyiz biz, der.

Senin, yerden kök söker gibi, kendi kendini uyandırman gerek, su sesini duyan susuz gibi hani. Ben susuzların kulağına gelen su sesiyim. Yağmur gibi göklerden yağarım ben. Ey âşık, sıçra, kurtul, hem susuzluk, hem su sesini duymak, hem de uyku!

Olur mu bu?