Küçük Kır Çiçeği (Masal)

Soğuk geçen kış mevsimi nihayet sona ermişti. İlkbahar gelmiş ve doğa bir gelin gibi süslenmişti. Uçsuz bucaksız kırlarda çiçekler açmış, çimenler yeşermişti. Güneşin ışıklarını gören çiçekler, böcekler, kuşlar ve insanlar güzel havaların keyfini çıkarıyorlardı. Kuşlar, en güzel şarkıları söylüyorlardı. Karıncalar, oradan oraya koşuşturup duruyordu. Kelebekler, rengârenk kanatları ile yeşil çimenlerin arasında uçuşuyordu. Arılar, yeni açmış çiçeklere vızıldayarak konuyordu. Sincaplar, ağaçların dallarında oynuyordu. Bütün canlılar, sevinç ve umut dolmuştu. Kısacası bütün doğa canlanmış ve yaşama isteği ile dolmuştu.

Yemyeşil çimenlerin ortasında, küçük bir kır çiçeği açtı. Narin boynunu topraktan çıkarıp, güneşe doğru baktı. Şöyle bir gerinip, özgürlüğünün tadını çıkardı. Aylardır toprağın altında beklemekten canı çok sıkılmıştı. Çünkü, Küçük kır çiçeği çevresine bakmaya doyamıyordu. Öylesine özlemişti ki gün ışığını, neredeyse mutluluktan ağlayacaktı. Uzun zamandır görmediği arkadaşlarına selam verdi. Yakınlardaki bir evin bahçesinde açan güller ve lalelere de selam verdi, ama onlar, küçük kır çiçeğinin yüzüne bile bakmadılar. Çünkü onu küçük görüyorlardı.

—Tabii yaa, biz dünyanın en güzel ve en asil çiçekleriyiz. Basit bir kır çiçeğinin yüzüne bile bakmayız! diyorlardı.

Kır çiçeği, onların bu davranışlarına üzüldü, ama basit bir kır çiçeği olduğu için üzülmüyordu. Çünkü çok mutluydu. Güneşin sıcaklığını zevkle içine çekiyor, çayır kuşunun yükselen türküsünü dinliyordu. Etrafına bakıyor ve tabiatın güzelliğini sessizce duyup, hissediyordu. Küçük çayır kuşunun da neşeli ötüşleri ile onu anladığını biliyordu. Bu yüzden, neşeyle şakıyan mutlu kuşa saygıyla bakmıştı. Benim elimden de aynı şey gelmiyor, diye hiç üzülmedi. İçinden : Görüyorum, duyuyorum, diye geçiriyordu. Güneş ısıtıyor, rüzgâr okşuyor. Halimden şikâyetçi olmam anlamsız olur.

Bahçedeki çiçekler, kibirli kibirli çevrelerini süzüyorlardı. Şakayıklar, gülden daha iri görünmek için şişiniyorlardı; ama gülü gül yapan iriliği değildir ki. Lâleler renklerinin güzelliği ile göz alıyor, tavus kuşu gibi çalımlı çalımlı kabarıyorlardı. Küçük kır çiçeğine şöyle yan gözle bakmaya bile tenezzül etmiyorlardı. Hâlbuki o içinden: Ne güzeller! diyordu. O güzelim kuş gidip onlarla arkadaşlık edecektir. Ben de uzaktan da olsa bu misafirliği seyredebileceğim.

Tam o sırada çayır kuşu, şakayıklara, lâlelere değil de, çayıra yöneldi. Sevincinden aklı başından giden küçük kır çiçeği, çok mutlu oldu. Parlak kuş, şarkı söyleyerek çiçeğin etrafında dans etmeye başladı:

—Ne yumuşak bir çayır! Oh! Altın yürekli, kırmızı elbiseli ne güzel bir çiçek bu böyle!
Küçük çiçeğin mutluluğu tarif edilir gibi değildi. Kuş, gagası ile onu öptükten sonra, gökyüzünün mavisine yükselmişti. Kır çiçeği için için gülerek, fakat utangaç bir bakışla bahçedeki çiçeklere baktı. Kendisine gösterilen saygıya şahit oldukları için, sevincini anlamaları gerekti. Lâleler eskisinden daha dik duruyor; kırmızı ve sivri suratlarından düşen bin parça oluyordu. Şakayıkların başı pek kabarıktı. Allah’tan dilleri yoktu. Olsa, kim bilir ne tatsız şeyler söyleyecek, zavallı çiçeğin kalbini kıracaklardı. Küçük çiçek her şeyin farkındaydı, öfkeleri ona dert oldu.

Bir gün, elinde bir bıçakla genç bir kız bahçeye girdi; lâlelere yaklaşarak hepsini birbiri ardına kesti. Kır çiçeği içini çekerek:

—Ah! Ne felâket! Yazık zavallılara! dedi.
Genç kız lâleleri götürürken, o, bir kır çiçeği olduğuna sevinmişti. Gün batarken, yapraklarını kapattı ve Allah’a şükretti; bütün gece rüyasında güneşi ve küçük kuşu gördü.

Ertesi sabah, yapraklarını gün ışığına açınca kuşun sesini duydu, sesinden üzgün olduğunu anladı. Zavallı çayır kuşunun üzüntüsü yersiz değildi: onu yakalayıp açık pencerenin önünde asılı duran bir kafese kapatmışlardı. Özgür olmanın mutluluğunu, yeşermiş tarlaların güzelliğini ve gökyüzünde dilediği gibi uçmaya duyduğu özlemi anlatıyordu şarkısında kuş.

Kır çiçeği, kuşun yardımına koşmak için can atıyordu, ama gücü yetmez, nasıl koşsun? Zavallı kuşa öyle çok üzüldü ki, dört yanını çeviren güzellikler ve güneşin tatlı sıcaklığı bile onu teselli edemedi. Az sonra iki çocuğun bahçeye girdiğini gördü. Birinin elinde keskin ve parlak bir bıçak vardı. Ne olduğunu anlayamayan kır çiçeğine doğru ilerlediler.

Oğlanlardan biri:
—Çayır kuşuna buradan güzel bir parça çimen kesebiliriz, diyerek çiçeğin etrafındaki çimen parçasını kesmeye başladılar.

Diğeri:
— Çiçeği koparsana, dedi.
Bunu duyan kır çiçeği, korkusundan yere kapandı. Koparılmak, canından olmaktır. Çimenle birlikte, kuşun kafesine gireceğini sandığı zaman ne kadar da mutlu olmuştu.

Büyük:
— Hayır, varsın kalsın, diye cevap verdi; buraya çok yakışmış.
Böylece hem çiçeğin canı bağışlanmıştı, hem de kafese girmiş oldu.
Zavallı kuş, esirlikten acı acı dert yanıyor ve kanatlarını demir tellere çarpıyordu. Kır çiçeği çok istemesine rağmen, ona bir tek avutucu söz söyleyemiyordu. Öğlen olduğunda çayır kuşu:

—Çok susadım. Bana bir yudum su bile bırakmadan gittiler. Gırtlağım kupkuru, ateş gibi yanıyor! Ne yazık! Güneşten uzak, serin çayırlardan, dünyanın bunca göz kamaştırıcı güzelliklerinden uzak, can vereceğim demek.

Sonra biraz serinliyebilmek için, gagasını serin çimenlere daldırdı. Gözü kır çiçeğine ilişmişti. Başı ile dostça bir işaret yaparak ve eğilip öperek şunları söyledi:

—Sen de burada kuruyup gideceksin, zavallı nazlı çiçek! Elimden koskoca dünyamı alıp, karşılığında bana birkaç tutam ot verdiler.

Eş dost diye bir sen varsın. Her ot parçası, gözüme ağaç görünecek, senin her yaprağın kokulu bir çiçeğin yerini tutacak. Ah! Sen, bütün kaybettiklerimi hatırlatıyorsun bana!

Yapabileceği hiçbir şey olmayan çiçek, içinden: Ah! Onu birazcık olsun avutabilseydim, diyordu. Kuş, çimen filizlerini tek tek yolduğu, kemirici bir susuzlukla mum gibi eridiği halde, çiçeğe bir türlü eli varıp dokunamadı.

Akşam oldu, hava karardı; zavallı çayır kuşuna bir yudum su getirecek bir kul çıkmadı. Çırpıntılı bir silkinişle kanatlarını gerdi, kara sevdalı bir sesle öttü.

Ufacık başı çiçeğe doğru düştü, istek ve acı dolu yüreği duruverdi. Bu hazin manzarayı seyreden kır çiçeği, bir gece önceki gibi, uyumak için yapraklarını örtemedi. Üzüntüden kahrolup yere serildi.

Çocuklar, ancak ertesi gün, sabahleyin geldiler. Ölü kuşu görünce gözyaşları dökerek, mezar kazdılar.

Güzel, küçük bir kırmızı kutuya konan kuş, krallara lâyık bir törenle gömüldü. Kapanan mezarın üstüne gül yaprakları serpildi.

Zavallı kuşcağız! Sağken, öterken, kafesinde unutulmuş, yoksulluk içinde can vermişti. Ölümünden sonra, gözyaşları dökülüyor, saygı gösteriliyordu.

Çimenle kır çiçeğine gelince, onları da büyük yolun tozu toprağı içine fırlatıp attılar. Küçük kuşu candan sevmiş olanın yüzüne, kimse dönüp de bakmadı bile.

Hans Christian Andersen