Eskiden kuytu bir kıyı kasabasında Cip Can adında yoksul bir adam yaşıyordu. Evinin küçük bahçesini eker, ürünleri toplar ve satardı. Eline geçen para ailesini geçindirmediği için boş geçen kış aylarında nalın yapıyordu.
İşte, Cip Can ailesi ancak böylelikle karınlarını doyurabiliyorlardı.
Cip Canın bir oğlu vardı. Sekiz yaşlarında İb adındaki bu çocuk, babasına yardım ederdi. Önceleri pek beceriksizdi. Sonraları eli işe yattı, kimsenin yardımı olmadan nalın yapabiliyordu artık.
Günlerden birgün, İb’in güzel bir çift nalın yaptığı görüldü. Babası sorduğunda, bunları Kristin adında kız arkadaşına vereceğini söyledi.
Kristin, yoksul bir sandalcının kızıydı. Bir prenses kadar uyumlu ve güzeldi. Hemen söyleyelim ki, bu söz gelişi bir deyim.. Hep prenseslerin mi zarif ve güzel olması gerekir? Güzellik, Kristine Tanrı vergisiydi. Bir prenses aslında çirkin de olabilirdi. Ama Kristin doğuştan güzeldi.
Kristin ve babası bir kulübede yaşıyorlardı. Annesi ölmüştü. Babası, kayığı ile ormanlardan odun taşıyordu. Bunları satıp biricik kızının ve kendisinin karnını doyurabiliyordu. Kimi zaman çok uzaklara gittiği olurdu.
Kristine bakacak kimse yoktu. Adamcağız oduna çıktığında, kızını da beraber götürmek zorunda kalıyordu.
Ama, uzaklara odun kesmeye gittiğinde onu yanına almaz, komşusu Cip Can ailesine bırakırdı. Kristinle, İb arasında bir yaş fark vardı. İb, kızdan bir yaş büyüktü.
İki çocuk iyi anlaşıyorlardı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. İb, onunla yemeğini seve seve paylaşırdı. Kıra çıkarlar, hoplayıp zıplarlar, saklambaç oynarlardı.
Bazen ormanın kıyısına kadar gittikleri olurdu. Çalılıklar arasında çerden çöpten serçe yuvalarına rastlarlardı. Ana serçe onların yaklaştıklarım görünce «Pır!» diye uçup giderdi. İki çocuk minicik yumurtaları kıvançla seyreder, ama dokunmazlardı.
Birgün İb sordu :
— Baban nereye gitti, Kristin?
— Kasabaya indi...
— Seni ormana götürmüyor mu?
— Sık sık götürür.
Çocuk, bakışlarını kızdan kaçırmaya çalışarak: — Ormanı merak ediyorum, dedi. Ben de sizinle gelmek isterdim...
— Gelebilirsin İb.. Babama söylerim... Ertesi gün, Kristin, babası ve İb sandala binerek yola çıktılar. Dönüşte, iki çocuk odun yığınlarının üstünde
oturmuşlardı. Orada, kayığın suda kayarken çıkardığı köpükleri ve kıyılarda yükselen kayın ağaçlarını seyrederek yemeklerini yediler.
Kayıkta Kristinin babası ve yardımcısı vardı. Irmaktan aşağı hızla gidiyorlardı. Irmağın yanlarından top top yeşillik ve dallar sulara taşıyordu. Bu görünüm çocukların düş dünyasını renklendiriyordu.
Irmağın kıyısında tek tük çiftlik evleri göründüğü yerde, bir tahta iskeleye yanaştılar. Kristinin babası odunları boşalttı. Karşılığında aldığı paralarla yayın balıkları aldı, bir sepete doldurdu.
Artık geri dönüyorlardı. Rüzgâr da esmesine esiyordu hani!.. Yelkenleri açtılar, kayık hızla suda süzülmeye başladı.
Kristinin babası, bir yerde kayığı durdurdu. Yardımcısıyla birlikte kıyıya çıktılar.
Babası kızma seslendi:
— Kristin, bekleyin! Şimdi geleceğiz...
Çocukluk bu... Uslu durulur mu? Onlar gittikten sonra, çocuklar çok merak ettikleri yayın balıklarını görmek istediler. Sepetin başına çömeldiler. Öteyi beriyi kurcalarken sepet ellerinden kaydı, suya düştü. Akıntı sepeti alıp götürdü.
Korkularından ne yapacaklarını şaşırdılar. Çocuk aklı.. Kurtuluşu kaçmakta buldular»
İb, kıyıya çıktı. Kristin korktuğu için onu izledi. Babası kesinlikle onları döverdi.
— Bekle beni İb, diye bağırdı.
Bir süre yürüdüler. Irmak ve kayık gerilerde kalmıştı. Durmadan koşuyorlardı. Kristin yorularak yere kapaklandı, ağlamaya başladı.
İb:
— Biraz dayanmalısın Kristin, dedi. Geldik, evlerimize geldik...
İb, yanılıyordu. Evleri çok uzakta kalmıştı. Bastıkça, ayaklarının altındaki kuru dallar çatırdıyordu. Sık ağaçlıklardan kurtulmak için çabalıyorlardı. Epeyce dolaştılar. Kulaklarına yabansı sesler geliyordu. Soluk soluğa kalmışlardı.
Boğuk sesli bir kuş acı acı bağırdı. İki çocuk ürpererek durdular. Sonra yollarına devam ettiler. Böğürtlenler ne de mayhoştu? Bol bol toplayıp yediler.
İlerledikçe çilekte bulmuşlardı. Çileği çok severlerdi. Bu düşkünlükleri onları ormanın içerlerine kadar sürüklemişti.
Ansızın o korkunç sesi yeniden duydular.
Kristin ürpererek:
— Kaçacak ne vardı? Dedi. Kendimizi tehlikeye atmış olduk sepet yüzünden...
İb ise, evlerinin yakında olduğunu sanıyordu.
— Evlerimize geldik, dedi. Şurada bir yerde olmalı.,.
Yürüdüler... Yürüdüler... Akşam olmuştu. Çocuklar büsbütün korktular. Orman derin bir sessizliğe gömülmüştü. Arada bir yabansı kuşların bağırışları duyuluyordu.
Ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Kaybolmuşlar mıydı? Bağırmaya başladılar. İki çocuk, sesleri çıktığı kadar bağırdılar. Ne yardıma koşan, ne de onların seslerini duyan vardı!...
Güçlerini yitirerek oldukları yerde yığılıp kaldılar. Kuru otlar üstünde derin bir uykuya dalmışlardı.
Gözlerini açtıkları zaman çoktan sabah olmuştu. Güneş gökyüzünde pırıl pırıl parlıyordu. Ama ağaçlar ve sık dallar güneş ışınlarını pek az geçirtmekteydi. Vücutları kaskatı kesilmişti, üşüyorlardı.
Ötede bir tepe gördüler.
İb:
— Oraya gidelim Kristin, dedi. Belki evimizin nerede olduğunu görürüz...
Kristin:
— Hem de ısınırız, dedi. Tepede ağaçlar seyrekleşiyor...
Koşmaya başladılar. Soluk soluğa kalmışlardı. Yanlarından bir tavşan ürküp kaçtı.
Kristin bağırdı:
— Tavşan kadar hızlı koşabilseydik.
Şimdi orada olurduk.
Göğsü körük gibi inip kalkan İb, bir kütüğün üzerine oturdu:
— Ben kaplumbağa gibi olmayı yeğlerim... Biraz geç, ama güvenceli.
Kristin de gelip oturdu. Bir süre konuşmadan rüzgârın dalları hışırdatmasını ve kuşların karmakarışık seslerini dinlediler.
Bir baykuş, kocaman gözlerini onlardan ayırmıyordu. Küçük kız bu bakışları görünce olduğu yerde büzülüverdi.
— Ne korkunç kuş!...
İb, baykuşa bakıp mırıldandı:
— O da bizi korkunç buluyordur, Kristin..
Çocuk yerinden doğruldu. Baykuş hemen korkup kaçtı.
— Gördün mü?
Bir kertenkele yavrusu Kristinin ayakları dibinde dolaşıyordu. Sonra minicik ön ayaklarını kızın pabucu üzerine koydu. Tehlike görmeyince, biraz tırmandı. Kristin kımıldamıyordu. Minik kertenkeleyi ezeceğinden korkuyordu.
— Kov şunu şuradan İb, dedi.
İb, eğilerek yavru kertenkeleyi tutmak istedi. Ama, kaşla göz arasında kertenkelecik bir deliğe girip kayboldu.
Kalkıp yeniden yola koyuldular. Tepeye varmışlardı. İb, evlerini göreceklerini umuyordu. Ama, gördükleri manzara onları şaşırttı. Tepenin eteğinde küçük bir göl vardı. Güneş dibini aydınlatıyordu. Küçücük balıklar oradan oraya gidip geliyorlardı. Evlerini bir an için unutuverdiler.
Karınları acıkmıştı. Böğürtlen ve çilek toplayıp yediler... Ahlat kopardılar.
Karınları doyduktan sonra ne yapacaklarını, ne yana gideceklerini düşünmeye başladılar. Doğrusu ya, durumları hiçte umut verici değildi.
İb:
— Buraları hiç de bizim kasabaya benzemiyor, diye söylendi.
Kristin ağlamaya başlamıştı.
— Kaybolduk İb, şimdi ne yapacağız?..
O sırada, ağaçlar arasında, allı pullu basmalar giyinmiş yaşlı bir kadın göründü. Onlara doğru geliyordu. Bu çocukları eni konu sevindirmişti. Çünkü yırtıcı bir hayvan bekliyorlardı.
Esmer, zayıf yüzü terlemişti kadının... Sopasına dayana dayana yaklaştı. Elinde eski püskü bir torba tutuyordu.
Yanlarına gelince torbasını ve değneğini bıraktı, yere oturdu. Derin bir soluk aldı Belki de uzaklardan geliyordu, yorgundu.
Çocuklar ondan bir kötülük gelmeyeceğini anlayınca, rahat bir soluk aldılar. Kristin sordu.
— Sen de mi yolunu kaybetitn nine?
— Yooo!... Benim işim, dağ bayır demeyip gezip dolaşmak…
Sonra çocukları süzdü:
— Sizler yolunuzu kaybettiniz anlaşılan...
Nerede oturduklarını sordu. Ve onları ana yola çıkartabileceğini söyledi. Çocuklar sevinmişlerdi, yüreklerine su serpilmişti.
Yaşlı kadının konuşmasından çingene olduğunu anlamışlar, bu onları biraz tedirgin etmişti. Gözlerini dört açmalıydılar, çünkü, çingenelerin küçük çocukları kaçırdıklarını duymuşlardı.
Kadın torbasından peynir ekmek çıkarıp yemeğe başladı. Çocuklara da uzattı. Karınlarının tok olduğunu söyleyerek almadılar. Kocakarı şaşırdı:
— Vay, küçük bey! Vay, küçük hanım! Hem kaybolduğunuzu söylüyorsunuz, Hem de karnınızın aç olmadığından dem vuruyorsunuz... Kahvaltınızı, süt, reçel ve yumurta ile mi yaptınız?... Ha! Söyleyin bakayım küçük şeytanlar?
Kristin:
— Böğürtlen ve çilekle, dedi.
Çingene karşı ormanı çınlatan bir kahkaha attı ve torbasından üç ceviz çıkardı.
— Bu cevizleri görüyor musunuz, çocuklar, dedi. Her birinin içinde tılsım vardır. Hoşuma gittiniz... Bunları size vereceğim.
Kaç paranız var?...
Önceleri, Kristin ve İb’in aklına, kocakarının cevizlerle kendilerini kandırıp kaçırmak isteyeceği geldi. Ama, cevizlerin tılsımlı oluşu görülmedik ve duyulmadık birşeydi. Çocukların ilgisini çekiyordu. İb, tılsımlı cevizle hemencecik bir at yada arabaya sahip olacağını düşündü. O zaman evlerine dönebilmek kolaylaşacaktı. Ceplerini karıştırdı.
Üç metelik buldu. Bunlarla simit bile alınmazdı.
— Cevizin içinde ât yada arabaya benzer birşey var mı? Diye sordu.
Kocakarı başıyla «evet» işareti yaptı.
— Hem de altın işlemeli bir araba...
— Atları da var mı?
— Var... Özengileri ve eyeri altından... Kristin dayanamayıp ellerini çırptı:
— O cevizi bana verin, dedi. Kadın uzatıp verdi.
İb, ikinci cevizi göstererek:
— Bunun içinde Kristine yakışır güzel bir giysi var mı?
Kocakarı başıyla «evet» işareti yaptı.
— Var... Bir prensin dolabını dolduracak kadar giysi var... Çorap ve şapkalar da..
Kristin, bu sözleri duyunca sevinçten ellerini çırptı:
— O cevizi bana verin, dedi.
Çingene kadının avucunda bir ceviz kalmıştı. İb, üçüncü meteliği de vererek cevizi aldı.
— Bu da benim olsun, Kristin, dedi.
— Peki, İb, içide ne olduğunu sorsana... İb sordu:
— Bunun içinde ne var?
— Bunun içinde mi?
Diyerek kocakarı gözlerini yumdu.
— Değerli birşey var... Kırınca göreceksin... Bu senin için sürpriz olacak...
Kocakarı aldığı üç kuruşu bir çaputa sardı, koynuna soktu. Sonra torbasını sırtlayıp doğruldu.
— Haydi, dedi. Gelin benimle...
Çocuklar, birbirlerine tedirginlikle bakıp kadını izlediler... Az sonra ormandan çıkmışlardı. Çingene onları ana yola getirip bıraktı, değneğine dayana dayana uzaklaştı.
Kristin derin bir soluk aldi:
— Bizi kaçıracağını sanmıştım.. Oh!...
İb de şunları söyledi:
— Üstelik bize çok büyük iyilik etti. Tılsımlı cevizleri verdi. Üç metelik nedir ki? Bir horoz şekeri bile alınmaz...
Kristin:
— Babam beni dövmeyecek, dedi. Sihirli cevizlerime sevinecek...
Çok geçmeden aynı kasabadan bir adama rastladılar. Onunla birlikte kasabaya geldiler.
Anne ve babası çok üzülmüşlerdi. Onları sağ salim karşılarında görünce sevindiler. Kabahatlerinden dolayı onları cezalandırmak akıllarından geçmişse de sonradan vazgeçtiler.
İb’in içi içine sığmıyordu. Sihirli cevizi merak edip duruyordu.. İçinde ne vardı acaba? Çingene karısı: «Çok değerli birşey» demişti.
Akşam oldu. Yemeklerini yediler. Bir süre sonra İb odasına çekildi. Cevizi çıkarıp gözden geçirdi. Bu ceviz de, ötekiler gibi bir cevizdi. Ama, kocakarı sihirli olduğunu söylemişti. Avucunda okşadı, sonra tavana attı, yeniden yakaladı. Gene attı, gene yakaladı.
Sonunda tutamayıp yere düşürdü. Ceviz kırılmıştı.
İb donakaldı. Çok heyecanlıydı. Tılsım kendini gösterecekti Bir süre bekledi.
Birşeyler olmadığını görünce, eğildi, cevizi yokladı, çürük olduğunu gördü.
Düş kırıklığına uğramıştı.
— Üstelik kof çıktı, diye mırıldandı. Kristininkiler böyle çıkmasa bari...
Düş kırıklığı sürmedi. Odasının kapısını kapadı, yatıp uyudu.
Kristin cevizleri kırmamıştı. Onları İb’in armağanı olarak saklamaya karar vermişti. İb, bunu bilmiyordu.
Kasaba halkı, iki çocuğun büyüdükleri zaman evleneceklerini umut ediyorlardı. Şimdiden onlara «Sözlü» gözüyle bakanlar vardı. Çünkü birbirlerini hiç kırmadıklarını, iyi geçindiklerini görmüşlerdi.
Böylece, yıllar... yıllar... yıllar geçti.
Kristin ve İb büyümüşlerdi. Eskisi gibi sık sık beraber olamıyorlardı. Çocuklukları çok gerilerde kalmıştı.
Birgün, Kristinin babası Cip Can ailesine uğramıştı. Kızının bir iş bulduğunu, çalışacağını söyledi.
— Ben yaşlandım, dedi. Eski gücüm kalmadı. Eve bakamıyorum. Kristin çalışmak zorunda... Ne yaparsın, yoksulluk!
Cip Can, Kristinin çalışmasını olağan karşıladı. Kendisi de yoksul bir adamdı. Yaşlanmıştı, onun da gücü azalmıştı.
— Komşu, dedi. Buna sevindim. Bizden artık geçti... İb, benim yerime bahçede çalışıyor. .. Nalınları o yapıyor, pazara götürüp satıyor...
Sonra sordu:
— Kristin nerede iş buldu?
Kızın babası cevap verdi:
— Bir zengin evinde oda hizmetçisi...
Saygı değer, soylu kimselere hizmet edecek...
Durdu, çubuğundan bir duman çekti. Konuşmasını sürdürerek:
— Görürsün bak, dedi. Kristin kısa zamanda kendini sevdirecek... Ve yazgısı değişecek Kristinin... Benim gibi yoksulluk çekmiyecek!...
Bu sözleri işiten delikanlı İb, derin derin göğüs geçirdi.
Kristin, böylece bir zengin evine kapılandı. Kızcağız veda etmek üzere Cip Can ailesine gitti. İb de oradaydı. Beraberce bahçeye çıktılar.
Kristin dedi ki:
— İb... Anımsıyor musun, eskiden ormanda çingene karısının biri, üç ceviz vermişti bize... Sen ne yaptın bilmiyorum ama, benimkileri sakladım. Sonra... Bir çift nalın yapıp vermiştin bana... Bunlar ilk yaptığın nalınlardı... Onları da saklıyorum.
Ve İb’le Kristin ayrıldılar. İb, o zaman kendi cevizinin boş çıktığını söylememişti Kristine.
Günler aylar geçiyordu. İb’in babası ölmüştü. Delikanlı babasının yerini almıştı. Hem bahçede çalışıyor, hem nalın yapıp satıyor, annesine bakıyordu.
Kristin yaşamından hoşnuttu. Babasına mektup yazmayı eksik etmiyordu. Arada sırada Cip Can ailesine de mektup gönderdiği olurdu. İb’e yazdığı bir mektupta, yanlarında çalıştığı zengin ev sahibinin kendisine çok güzel bir elbise, ayrıca çorap ve şapka verdiğini bildirmişti,
İb, çingene karısının, yıllar önce, Kristine vermiş olduğu cevizi hatırladı. Kocakarı, cevizin içinde güzel bir elbise, çorap ve şapkanın bulunduğunu söylemişti. İb, elinde olmadan gülümsedi.
Bir yıl daha geçti. Günlerden bir gün, kapıları çalındı. Gelenler, kayıkçı ve kızı Kristindi. Kız bir günlüğüne babasını görmeye gelmişti. İb’lere de uğramamazlık etmemişti.
Kristin çok güzelleşmişti. O günü beraber geçirdiler. Başbaşa kaldıklarında, İb, kıza evlenme önerdi. Kristin biraz beklemesini söyledi.
Bir yıl daha geçti;.. Bir gün, Kristinin babası uğramıştı. Kızının mektubundan söz etti. Zengin ev sahibinin öğrenim gören oğlu eve dönmüştü.
Kristini görür görmez çok beğenmiş... Onunla evlenmek istiyormuş.
İb, Kristinin vereceği cevabın ne olduğunu sordu. Adam biraz kırgındı. Kristin, İb’le sözlü olduğu için ev sahibi oğlunun evlenme isteğini geri çevirmişti.
İb, kısa bir süre düşündü. Yüzü sararmıştı. Dudakları güçlükle aralandı:
— Söyleyin, dedi. Kristin kabul etsin...
Kayıkçı sevindi. İb’in ellerine sarılarak:
— Bu sözlerin doğru mu, İb, dedi. Kristini serbest mi bırakıyorsun? Ona bu düşünceni bildiren mektubu kendi elinle yaz, olmaz mı?...
İb bir kâğıt kalem aldı. Masanın başına oturdu. Ama, eli gitmiyordu. Böylesine acı bir karar vermek ona zor gelmekteydi. Sonunda şu satırlara yazıp altına imzasını koydu:
«Kristin, iyi bir evlenme önerisi almışsın... Baban gelip söyledi. Benim yüzümden kararsızlık geçirme... Benim yoksul bir kimse olduğumu unutma. Aklını kullan, Kristin..»
Kristin, mektubu alınca, ev sahibinin oğlunun evlenme isteğini kabul etti.
Bir yıl daha geçti...
Bir gün, Kristin, yanında kaynanası olduğu halde babasına uğradı. İb’i ve annesini de görmeyi istemişti. Çifte beygir koşulu güzel bir arabayla eve geldiler.
İb, arabayı görünce, ormanda kayboldukları günü anımsadı. Çingene karısı, Kristine verdiği cevizlerden birinin içinde at ve arabaların bulunduğunu söylemişti. Delikanlı, elinde olmadan acı acı gülümsedi.
Aradan zaman geçti. Bu arada, zengin ev sahibi ve arkasından karısı ölüp gittiler. Mal ve para varlığı tek oğluna kalmıştı.
Aradan iki yıl geçti. Kristinin mektupları kesilmişti. Kızından haber alamayan babası çok üzgündü.
Zorlu bir kış arkasından yemyeşil bir bahar geldi. Ortalık renk renk çiçeklerle donandı.
İb, bahçesini sürmeye başladı. Birgün, pulluk demiri toprak altında birşeye takıldı. Demiri kurtarmak için toprağı kazdı. Saban demirinin takıldığı taşı çıkardı.
Bu, üzerinde eski yazılar bulunan bir taştı. Çevresini heykelcikler süslüyordu. İb, taşı sırtladığı gibi muhtara götürdü.
Muhtar, baktı baktı, bir yargıda bulunamadı. İb’e:
— İyisi mi, sen bunu Kopenhang’a götür, dedi.
Delikanlı, Başkentin yolunu tuttu. Taşı gereken yere gösterdi. Antika değeri olan bir taştı. Ve karşılığında bir torba para aldı. Bu küçümsenmiyecek paraydı.
İb, köyüne döndükten sonra, Kristinin bulunduğu kente gitmeyi düşündü. Zengin sayılırdı. Kristin, onu gördüğünden dolayı utanç duymayacaktı.
Kente vardı. Caddelerinde dolaşmaya başladı. Sonra Kristinin bulunduğu adresi aradı. Bahçeli büyük bir evin önünde durmuştu.
Kapıyı çaldı. Boğuk bir ses sordu:
— Kimi istiyorsunuz?
— Kristin... Madam Kristini... Ses aynı tonla:
— Burada oturmuyor, dedi.
İb şaşırdı. Kimi şeyler sormak istedi. Ama kapı çoktan yüzüne kapanmıştı.
Kristine ne olmuştu? Başka bir yere mi taşınmışlardı? Doğrusu, bu İb için acı bir sürpriz oldu.
Kentin kıyı mahallelerine daldı. Gelişi güzel yürümeye başladı. Kristin Kristin... Neredeydi acaba?
Dolaşırken, ıssız bir sokağa girdiğinin farkına bile varmamıştı. Çöp tenekelerinin çevresinde kediler toplanmıştı. Tek katlı, eski görünüşlü evlerde yaşam izi görünmüyordu.
O sırada, evlerden birinden çıkan yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğuna rastladı. İb, küçük kıza:
— Söyler misiniz, dedi. Caddeye nereden çıkılır?
Kız cevap vermedi. Korkulu bakışlarla onu süzüyordu. Kimbilir, belki o da caddeye nereden çıkılacağını bilmiyordu.
İb, sorusunu yineledi. Kız çocuğu ağlamaya başladı.
— Niye ağlıyorsun kızım?
Gene cevap yok.
Delikanlı, eğilip baktı ve irkildi. Şaşılacak şey, kız çocuğu Kristine ne kadar benziyordu.
Ormanda kayboldukları günü anımsadı. Kristin, karşısında eskimiş giysiler içerisinde bütün sevimliliği ve güzelliği ile duruyordu.
— Eviniz nerede?
Kız çocuğu, gerisin geriye dönerek koşmaya başladı. Ve deminki kapıdan içeri girip kayboldu.
İb’i istemi dışında bir güç zorladı. O da kızın ardından eve girdi. Dar merdivenleri çıktı. Tavan* arasına geldi. İçerisi pis kokuyordu. Köşeden bir inilti işitince durdu.
Gözlerinin odanın karanlığına alışmasını bekledi. Sonra, kirli bir yatakta yatan kadına dikkatle baktı, baktı....
Kanının damarlarından çekildiğini sandı. Bağırdı:
— Kristin! Kristin!...
Yanılmıyordu. Onu, canlılığın henüz yitirmemiş olan ışıltılı, güzel gözlerinden tanımıştı. Çocukluk arkadaşı Kristindi bu!...
Havasız, yarı karanlık bir odada, rengini kaybetmiş yorgan ve çarşaflar arasında yatıyordu.
Çevresine bakındı. Masanın üzerinde şişesinin ucu kırık bir lâmba duruyordu. Kibritini çakıp yaktı. Lâmbayı eline alıp yatağa yaklaştı. Gözlerine inanamıyordu. Yataktaki kadının Kristin olabileceğine inanmak istemiyordu.
— Kristin sen misin?...
Kımıldamadan yatan kadın çok güçsüz görünmekteydi. Belli belirsiz başını salladı. Sonra güç işitilebilen bir sesle:
— Kızımı düşünüyorum, dedi. Kimsesiz kalacak. Eskiden benim sahip olduğum şeyler bile yok elinde...
Kristin başka bir şey diyemedi. Bu, onun geri kalan gücünün son direnişiydi. Ağzını birkaç kez açıp kapadı. Ama konuşamıyordu. Başı düştü, ölmüştü.
İb, çocukluk arkadaşı Kristin’in cenazesini kaldırdı. Konu komşu, ona Kristin’i yıkıma sürükleyen olayları anlattılar. Kocası, babasından kalan varlığı, har vurup harman savurmuş, yiyip tüketmişti. Son olarak oturdukları evi de satmıştı. Evin parasını yedikten sonra, yapılacak başka bir şey olmadığını görünce, kaldırıp kendini ırmağa atmıştı.
işin kötüsü, karısı ve kızına on para bırakmadan...
İb, çok üzgündü. Göz yaşlarını tutamadı. Kristin’in kızı sokakta kalmıştı. Çocuğu alıp köye döndü.
Annesine:
— İşte cici bir kız, dedi. Hep bizimle olacak... Ona iyi bakmalıyız...
Annesi şaşırmıştı:
— Kim bu kız? diye sordu.
Delikanlı cevap verdi:
— Kristinie benim... Zavallı düşlerimizin kızı!