İhtiyar Kral ve Sadık Hizmetçi (Masal)

Çok eski devirlerde yaşlı bir kral yaşıyormuş. Bu yaşlı kral bir gün ağır bir hastalığa yakalanmış ve ‘’yattığım bu yatak sanırım benim ölüm döşeğim olacak!” diye ümitsizce hayıflanmış ve talimat vermiş:

“Sadık hizmetçi Yohannes’i buraya çağırın...!”
Sadık hizmetçi Yohannes onun en çok sevdiği kişilerdenmiş. Krala hayatı boyunca o kadar bağlı kalıp güzel hizmet etmiş ki, kral onu “sadık hizmetçi” diye çağırırmış. Yohannes kralın yatağının başına gelmiş.

Kral: “Ey hizmetçilerimin en sadık olanı Yohannes, ölümün gelip çattığını hissediyorum. Oğlumdan başka gözümü arkada bırakacak üzüntüm yok. Daha ne yapacağını bilmeyecek kadar küçük yaştadır. Onun öğrenmesi gereken her türlü bilgiyi öğreteceğine ve ona babalık edeceğine dair bana söz vermezsen gözüm arkada kalacak!”

Sadık Hizmetçi: “Kralım, ben onu hiç bir zaman terk etmeyecek ve hayatım pahasına bile olsa ona hizmet edeceğim.” demiş.

Bunları duyan kral çok mutlu olmuş ve demiş ki; “Gözüm arkada kalmayacak. Sana güveniyorum ve artık rahat bir şekilde ölebilirim! Ben öldükten sonra sarayın her bir tarafını ona öğretirsin, tüm odaları ve salonları, depoları ve onların içinde ne kadar hazine malı varsa hepsini gösterirsin. Fakat sen de biliyorsun, uzun koridorun sonuncu odasını, hani altın dam kralının kızının resmi saklı duruyor ya, işte o odayı oğluma sakın ola ki gösterme. Eğer bu güzel kızın resmini görecek olursa, kıza karşı aşık olup düşer bayılır. Bu güzel kız yüzünden kendini bin bir tehlikeye atar. Sen oğlumu bu tehlikelerden korumalısın.”

Yohannes yaşlı krala bir kez daha oğluna yardım edeceğini söylemiş. Tam bu konuşmalar sürerken de kral konuşmayı bırakıp, başını yastığa koyarak ruhunu meleklere teslim etmiş.

Yaşlı kral mezara gömüldükten sonra, Yohannes, kralın oğluna ölüm döşeğinde yatan babasına verdiği sözleri anlatmış.

“Hayatıma mal olsa da, bu sözümü mutlaka tutacağım ve ona nasıl ki sadık bir şekilde hizmet ettiysem, aynı şekilde sana da sadık olacağım.” demiş.

Kırk gün kırk gece yas tutulduktan sonra, sadık hizmetçi çocuğa şöyle demiş:
“Artık yas günleri bitti. Babanın sana bıraktığı mirası görmen gereken zaman geldi. Şimdi ben sana babanın sarayının her tarafını göstereceğim.”

Çocuğu yanına alıp sarayın her tarafını ayrıntılı bir şekilde gezdirmiş, hazinelerin ve altınların bulunduğu muhteşem odaların hepsini göstermiş. Sadece içinde tehlikeli resmin asılı durduğu odanın kapısını açmamış. Tehlikeli odadaki resim öyle bir asılıymış ki, kapı açıldığı zaman kapıdan bakanın hemen gözüne çarparmış. Resim o kadar mükemmel ve büyüleyici bir şekilde yapılmış ki, onu görenler gerçek ve canlı zannederlermiş. Şu yalancı dünyada ondan daha tatlı ve daha güzel bir kız olacağı kimsenin aklından bile geçmezmiş. Ama genç kral, sadık hizmetçinin sürekli bu kapının önünden geçtiğini ama odayı kendisine göstermediğini fark etmiş.

“Neden bana bu kapının içini hiç göstermiyorsun?” demiş.
Sadık hizmetçi; “İçeride öyle bir korkunç bir şey var ki, görmeni istemiyorum. Baban da zaten görmeni istemiyordu!” diye cevap vermiş.

Kral: “Saraydaki tüm odaları gördüm, gezdim. Bu odada da ne olduğunu bilmek istiyorum.” diyerek kapıyı zorlayıp kapıyı açmaya çalışmış. Sadık hizmetçi genç ve heyecanlı kralın önüne geçerek:

“Bu odada ne olduğunu hiç bir zaman sana göstermeyeceğim. Çünkü, ölmeden hemen önce babana söz verdim. Bu hem senin hem de benim başıma büyük belalar getirebilir.” demiş.

Genç kral: “Mutlaka girmeliyim. Bu odaya girmezsem, kesinlikle kahrımdan ölür giderim. O odayı şu dünya gözlerimle görmeden ne geceleri gözüme uyku girer ne de gündüz rahat ederim. Bu kapıyı bana açmazsan şuradan şuraya adım atmam!”

Sadık hizmetçi bakmış ki, genç kral çok ısrarcı oluyor, söz dinlemiyor, kederli bir şekilde ve büyük bir heyecan duyarak, anahtar kutusundan odanın anahtarını bulup çıkarmış. Resimli odanın kapısını açtıktan sonra önce kendisi içeriye girmiş ve resmin önüne geçmiş. Bu şekilde durarak kralın kızı görmeyeceğini sanmış resmi görmemek mümkün mü? Kral ayaklarının ucuna basarak hizmetçinin omuzlarının üstünden resme bakmış. Genç kızın altınlar ve yakutlar içinde ışıl ışıl parlayan harika resmini görünce hemen düşüp bayılmış.

Sadık Yohannes kralı düştüğü yerden kaldırmış, sonra da götürüp yatağına yatırmış ve içinden çıkamayacağı zor bir derde düştüklerini anlamış.

“Allah’ım, felâket geldi çattı, şimdi ne yapacağız?” demiş.
Sonra baygınlıktan kurtarmak için, kendine gelinceye kadar genç kralı şarapla ovmuş. Kral gözlerini açınca hemen:

“O güzel resim kimindir?” demiş.
Sadık Yohannes: “Altın dam ülkesinin kralının kızıdır!” diye cevap vermiş.
Genç Kral artık dayanamadan içindekileri dökmüş:
“O resimdeki kıza öyle bir aşık oldum ki, ağaçların tüm yaprakları konuşsalar, yine bu aşkımı anlatmazlar. O kıza kavuşmak için hayatımı tehlikeye bile atarım. Sen benim sadık hizmetçimsin, bana mutlaka yardım etmelisin!” demiş.

Sadık hizmetçi bu sorunu nasıl çözeceğini uzunca bir süre düşünmüş. Çünkü kralın kızıyla görüşmek bile zormuş. Sonunda bir çare bulmuş ve krala:

“Masalar, sandalyeler, bardaklar, tabaklar ve kızın etrafındaki bütün ev eşyası altındandır.” demiş. Senin babandan kalan hazinede beş ton altın var, bu ülkenin kuyumcularından biri çeşitli kaplar, sofra takımları, kuşlar, av hayvanları ve güzel hayvan maketleri yapsın. Bunlar kralın kızının çok hoşuna gidecektir. Biz de kızın memleketine gider, onlarla şansımızı deneriz.”

Hizmetçinin bu sözleri üzerine genç kral memleketinde ne kadar kuyumcu varsa hepsini makamına çağırtmış. Bunlar o güzel eserleri hazırlayıp bitirinceye kadar gece gündüz çalışmışlar. Sonra da sadık hizmetçi Yohannes bunların hepsini büyük bir gemiyle yükletmiş, kendisi de ticaret yapan bir adam kılığına girmiş. Genç kral da tanınmamak için onun gibi yapmak zorunda kalmış. Sonra denize açılarak gitmişler, gitmişler, sonunda altın dam ülkesi kralının kızının oturduğu şehre ulaşmışlar. Sadık Yohannes krala, gemide kalarak kendisini beklemesini söylemiş, ve:

“Sen burada bekle, belli olmaz, bakarsın kralın kızını yanımda beraber alıp gelirim, onun için dikkat et, her şey düzenli olsun. Altın kapları bir güzel dizdir, gemiyi de baştan başa süslet!” demiş.

Sonra da kemerine bir çok altın eşya doldurarak, karaya çıkmış ve hemen kralın sarayına gitmiş. Sarayın avlusuna girdiğinde, kuyunun başında çok güzel bir kız elindeki altından iki kova ile kuyudan su çekiyormuş. Altın kapların içinde pırıl pırıl parlayan suyu götürmek için arkasına dönünce, sadık hizmetçiyi gömüş ve ona kim olduğunu sormuş.

İşte o zaman Yohannes kemerini açıp kıza göstermiş.
Bunun üzerine kız; “Aman Allah’ım, ne güzel şeyler bunlar!” demiş ve kovaları elinden bırakmış ve hizmetçinin üstündeki tüm eşyaları gözden geçirmeye başlamış. Sonra da şöyle demiş:

“Bunları kralın kızı mutlaka görmeli, altın eşyaya o kadar meraklıdır ki, bunları sizden kesinlikle satın alır.”

Çeşmedeki kız, kralın kızının hizmetçilerinden biri olduğu için, adamı elinden tutmuş, sarayın yukarı katına götürmüş. Kralın kızı altın eşyaları görünce mutluluktan havalara uçmuş.

“Bu eşyalar o kadar ince ve güzel işlenmişler ki, senden bunların hepsini satın almak istiyorum.” demiş.

Ancak sadık Yohannes demiş ki:
“Ben sadece zengin bir iş adamının hizmetçisiyim. Bu benim yanımdakiler, patronumun gemisindeki altın eşyaların yanında çok kıymetsiz kalır, asıl onları görmelisin. Onlar şimdiye kadar altından yapılan eşyaların en harikalarıdır. İnce bir sanatla işlenmişlerdir.”

Kralın güzel kızı bunların hepsinin saraya getirilmesini istemiş.
Yohannes: “O kadar çok eşya var ki, onları buraya taşımak günlerce sürer. Hem bunları yerleştirmek için o kadar çok salona ihtiyaç var ki, sizin evinizde yeterli oda yoktur.”

Bu sözler üzerine kızın merak duygusu ve arzusu tamamen artmış, sonunda dayanamayarak:
“Haydi bakalım, beni hemen gemiye götür, kendim gidip, bu güzel eşyaları görmek istiyorum!” demiş.
Bunun üzerine sadık Yohannes mutlu bir şekilde içinde kızı gemiye götürmüş. Genç Kral kızı görünce onun resimdekinden daha güzel olduğunu görmüş. Kalbinin yerinden kopacağını sanmış. Kız gemiye binmiş, kral onu içeriye almış, fakat sadık Yohannes kaptanın yanında kalarak, geminin denize açılmasını emretmiş.

Bu sırada kral, geminin içinde kıza altından kapları, bardakları, çanakları, kuşları, av hayvanlarını anlatmakla uğraşıyormuş. Kız, her şeyi tek tek incelerken saatler de geçip gitmiş, bu mutluluk içinde geminin kalktığının bile farkında olmamış. Son altın eşyayı da inceledikten sonra, genç krala teşekkür etmiş ve evine dönmek istemiş. Ancak ne görse iyi; saraydan çok uzaklarda, denizin ortasında, geminin bütün yelkenlerini açılmış bir halde son derece hızla yol aldığını görmüş.

Korku içinde dehşete düşerek:
“Eyvah! aldatıldım, kaçırıldım, üstelik bir tüccar beni kaçırıyor. Keşke ölseydim de bu duruma düşmeseydim.” diye haykırmaya başlamış. Ama genç kral onun elini tutarak şöyle demiş:

“Yanılıyorsun, ben tüccar değilim, bir kralım. Soy bakımından da senden aşağı değilim, seni hileyle kaçırma sebebim, sana olan aşkımın derinliğindendir. Senin resmini ilk gördüğüm gün kendimden geçip bayılmıştım.”

Bu sözleri duyan altın dam ülkesi prensesi rahatlamış, gönlü de krala yakınlaşmış ve onun karısı olmayı kabul etmiş.

Denizde yol alırken, sadık hizmetçi Yohannes de geminin ön tarafında oturup, gitar çalıyormuş. Sonra bir ara, havada uçan üç karganın yaklaştığını görmüş. Müziğe ara verip, kargaların birbirleriyle ne konuştuklarını dinlemeye başlamış. Çünkü hizmetçi kargaların dilinden de anlarmış.

Kargalardan biri: “Bakın bakın, işte o. Altın dam kralının kızını almış, sarayına götürüyor.” diye bağırmış,

İkinci karga: “Evet, ama henüz kıza sahip olamadı.”
Üçüncü karga: “Sahip olamadı da ne demek? Kız geminin içinde onun yanında oturuyor.” demiş.
Birinci olarak konuşan karga tekrar konuşmaya söze başlamış:
“Oturuyorsa ne olmuş sanki? Onlar karaya ulaştıklarında, kralın karşısına kırmızı bir at çıkacak. Kral ona binmek isteyecek. Binince de, at kralla birlikte uçup gidecek, göklerde kaybolacak, kral da bir daha genç kızı hiç göremeyecek.”

İkinci karga: “Kurtuluş çaresi yok mu?”
Birinci karga: “Hiç olmaz olur mu? Kraldan başka bir kişi hemen ata biner de, atın yularına sokulmuş olan tüfeği oradan çıkararak, bununla atı öldürürse, o zaman genç kral kurtulur. Fakat bunu kim bilsin, mümkün mü kimsenin bilmesi? Hem bunu bir kişi bilip de krala söylerse, ayak parmaklarından dizlerine kadar olan kısmı donar da taş olur.” Bu sözler üzerine ikinci karga:

“Ben daha kötüsünü biliyorum. At öldürülse bile, yine de genç kral sevgilisini koruyamaz. Saraya girdikleri sırada, orada bir tasın içinde, bir düğün elbisesi olacak. Bu gömleğin altından ve gümüşten örülmüş gibi bir şekli vardır ama, aslında katrandan yapılmıştır! Genç kral bu katrandan gömleği giyince onu kemiklerindeki iliklere kadar derinden yakacaktır.”

Üçüncü karga : “Bundan da kurtuluş yok mudur? “
İkinci karga: “Elbette var. Şayet bir kişi o gömleği eldivenle tutup ateşe atar ve yakarsa genç kral ölümden kurtulur. Ama bunu bir kişi bilip de krala söylerse, dizlerinden göğsüne kadar bedeninin yarısı taş olur.”

Üçüncü karga: “Ben daha kötüsünü biliyorum. Düğün elbisesi yakılsa bile, yine de genç kral kıza sahip olamaz. Düğün töreninden sonra dans töreni başlayıp, kraliçe dans etmeye başlayınca, aniden yüzü sapsarı olacak ve ölü gibi yere düşecek! Bunu bilip de bir kişi kraliçeyi kaldırmaz ve sağ göğsünden üç damla kan emip yere tükürmezse, kız ölecek. Fakat bunu bilen birisi bu sırrı açıklarsa, tüm vücudu baştan aşağı taş gibi kaskatı olacak.”

Havada uçuşan kargalar kendi aralarında bu şekilde konuşup gitmişlerdi. Sadık hizmetçi Yohannes bütün bu konuşmaları çok iyi bir şekilde anlamış, fakat o andan sonra da durgun ve üzgün ruh haline bürünmüştü. Çünkü duyduklarını saklayıp genç krala söylemezse kralın başı felaketlere gömülecekti. Duyduklarını söylese bu defa tatlı canından olacaktı!

Sonunda kararını verdi: “Kralıma hizmet yolunda canımı versem bile onu kurtaracağım.”
Gemiden inip karaya ayak bastıklarında, kargaların önceden haber verdikleri olay olmuştu. Kırmızı renkli, çok gösterişli bir at dört nala gelip kralın karşısında durmuştu.

Atı gören genç kral: “Hadi bakalım beni sarayıma götür!” diyerek binmek istemişti. Ancak sadık hizmetçi Yohannes kralın önüne geçmiş, hemen atın üstüne atladığı gibi, yularından tüfeği çekip hayvanı öldürmüş. Bunun kralın sadık hizmetçi Yohannes’i çekemeyen diğer hizmetçileri:

“Kralımızı saraya götürecek olan o güzel atı öldürmek ne rezalet!” diye haykırmışlar.
Ancak genç kral akıllıca davranarak; “Siz durun bakalım. Bildiği gibi davransın. O benim en sadık hizmetçim Yohannes’tir. Belki de bir bildiği vardır.” demiş.

Kral ve yanındakiler daha sonra saraya ulaşmışlar. Orada salonda bir kap duruyormuş, düğün gömleği de içindeymiş, öyle bir duruşu varmış ki, altından ve gümüşten olmadığına kimse inanmazmış. Genç kral uzanıp gömleği almak istemiş, ancak sadık hizmetçi Yohannes onu bir kenara iterek gömleği bir eldivenle tutmuş ve hemen ateşe atarak gömleği yakmış. Diğer hizmetçiler yine bağırarak sadık hizmetçiye laf atmışlar.

“Şuna bakın, şimdi de kralın düğün gömleğini yakıyor!” demişler.
Ama genç kral: “Kapayın çenenizi, elbette onun bir bildiği vardır! Bırakın bildiği gibi yapsın, o benim sadık hizmetçim Yohannes’tir.” demiş.

Sonra düğün törenine geçilmiş, dans töreni başlamış, gelin de dansa kalkmış. O zaman sadık hizmetçi Yohannes dikkat etmiş, gözlerini kızın üstünden ayırmıyormuş. Bir süre sonra kızın yüzü birden sapsarı olmuş ve kız ölü gibi yere düşmüş. Yohannes hemen kızın yanına koşmuş ve kızı yerden kaldırıp bir odaya götürmüş. Kızı yere yatırmış, sonra kendi de yanına diz çökmüş, sağ memesinden üç damla kan emerek yere tükürmüş. Kız da nefes almaya başlayıp kendine gelmiş. Ancak bu son yaptığı şeyi genç kral da görmüş. Sadık Yohannes’in neden böyle yaptığını bilmediği için ona çok kızmış.

“Atın şunu hapse de aklı başına gelsin!” diye bağırmış.
Düğünden sonraki gün sadık Johannes yargılanmış, kendisini idam sehpasına götürmüşler. Hizmetçi, yukarı çıkıp da tam asılacağı son bir söz istemiş.

“İdam edilen herkese, ölümden önce son bir kere daha konuşma izni verilir. Bana da bu fırsat verilecek mi?” demiş.

Genç kral: “Tabii ki, sana da bu fırsat verilecek!” diye cevap vermiş.
İşte o zaman sadık hizmetçi demiş ki:
“Ben haksız yere idam ediliyorum. Çünkü ben sana her zaman sadık bir şekilde hizmet ettim.”
Kendisini hayretler içinde dinleyen krala her şeyi ayrıntıları ile anlatmış. Denizde kargaların konuşmalarını nasıl dinlediğini, kendisinin hayatını kurtarmak için bu işleri yapmak zorunda olduğunu anlatmış.

Bunun üzerine kral: “ben ne kadar büyük bir aptallık ettim. Sen benim en sadık hizmetçim Yohannes’sin. Affettim seni! Affettim!” demiş. Sonra da cellatlara; “Çabuk aşağı indirin onu! diye bağırmış.

Fakat darağacında söylediği sözler sadık Yohannes’in son sözleriymiş, hemen cansız bedeni yere düşmüş ve taş olmuş!

Kral ve kraliçe aylarca onun yasını tutmuşlar.
Bir gün kral: “Ben ne kadar büyük bir yanlış yaptım. Bu büyük adamı ne kadar kötü bir şekilde ödüllendirdim!” demiş.

Hizmetçinin taş olmuş bedenini yerden kaldırtıp, yatak odasına, kendi yatağının kenarına koydurtmuş. Ona ne zaman baksa, gözlerinden yaşlar akarmış.

“Ah, benim pek sadık hizmetçim Yohannes, sana yeniden can vermek elimde olsaydı keşke...!” dermiş.
Gel zaman, git zaman, bu olayın üzerinden uzunca bir süre geçmiş. Kraliçe nur topu gibi ikiz iki oğlan dünyaya getirmiş. Bu ikizler büyüyüp gelişmişler, babalarıyla annelerinin mutluluklarına mutluluk katmışlar. Günlerden bir gün, kraliçenin ibadet ettiği ve iki çocuğun da babalarının yanında kalıp oynadıkları sırada, kral dertli bir şekilde yine taştan heykele bakmış ve içini çekerek:

“Ah, benim sadık hizmetçim Yohannes! Seni yeniden canlandırmak keşke elimde olsaydı!” diye bağırmış. İşte o zaman taş haline gelen beden konuşmaya başlamış:

“Bana can vermek senin elindedir! Canın kadar sevdiğin şeyleri benim için feda edersen, bana yeniden can verebilirsin!” demiş.

Bu sözler üzerine kral bağırmış:
“Bu dünyada neyim varsa senin için feda olsun!” Taş beden tekrar konuşmaya başlamış:
“Kendi ellerinle iki oğlunun başlarını kesip, akan kanlarını bedenime sürersen, tekrar hayatıma kavuşabilirim!”

Kral, canı gibi sevdiği oğullarını kendi elleriyle öldürmesi gerektiğini duyunca içini bir korku sarmıştı. Ancak hizmetçinin büyük sadakatini ve sadık Yohannes’in kendisi için can verdiğini hatırlamıştı. Hiç düşünmeden kılıcını eline alıp çocuklarının kafasını uçurmuştu. Çocukların kanını taş halinde duran bedene sürünce hizmetçi hemen yeniden canlanmış ve sadık Yohannes sapasağlam ve dipdiri bir şekilde kralın karşısına dikilmişti.

Hemen konuşmaya başlamış ve; “Kralım, senin de sadakatin ödülsüz kalmayacaktır!” demiş.
Sonra çocukların kesik başlarını alıp eski yerlerine koymuş ve kesik yerlere kendi kanını sürmüş. Çocuklar hemen iyileşmişler ve öyle bir olay olmamış gibi oradan oraya atlayarak oynamaya eskisi gibi devam etmişler. Çocuklarının dirildiğini gören kral mutluluktan uçuyor, ağzı kulaklarına varıyormuş. Kraliçenin ibadet ettikten sonra döndüğünü görünce, hemen sadık Yohannes ve iki çocuğunu büyük bir dolabın içine saklamış. Kadın içeri girdiğinde kral kadına:

“Güzel dualar ettin mi?” diye sormuş.
Kraliçe: “Evet çok dua ettim, ettim ama, sadık hizmetçi Yohannes’in bizim yüzümüzden bu kadar büyük bir acı sonla karşılaşması hiç aklımdan çıkmadı!” diye cevap vermiş.

Kadının bu sözleri üzerine kral demiş ki:
“Benim sevgili karıcığım, ona yeniden can verebiliriz ama, bu bizim iki oğlumuzun hayatına mal olur. Bu işi için oğullarımızı kurban etmemiz gerekiyor!”

Kraliçe’nin yüzü sapsarı ve kaskatı kesilmiş, ancak korktuğunu belli etmemiş:
“Onun büyük iyiliklerine karşılık bunu yapmamız şarttır. Biz ona borçluyuz!” demiş.
İşte o zaman kral karısının da kendisi gibi düşündüğü için çok mutlu olmuş. Hemen gidip dolabın kapısını açmış, çocuklarla sadık Yohannes’i dışarı çıkardıktan sonra:

“Allah’ımıza bin bir şükür olsun ki, Yohannes kurtuldu. Çocuklarımıza da onun sayesinde yeniden kavuştuk.” demiş.

Sonra kadın yokken orada olup bitenleri karısına güzelce anlatmış. O günden sonra, hayatlarının sonuna kadar hep beraber, bir arada mutluluk ve neşe içinde yaşayıp gitmişler. Kıssadan hisse; iyilik yapan iyilik bulur.

Hans Christian Andersen