|
Cüce İle Üç Asker (Masal)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde büyük bir kral ve onun da büyük bir ülkesi varmış. Kralın ordusunda fakirlik içinde yüzen üç tane asker varmış. Bunlar savaşlarda büyük kahramanlıklar yaptıktan sonra yaşlanmışlar ve evlerine dönmek üzere yola çıkmışlar. Yolda hem gidiyor hem de dinleniyorlarmış. Uzun zaman yürümüşler, yaşlılık günlerinde böyle kendilerinin emekli edilmesine oldukça üzülmüşler ve kalpleri üzüntüyle dolmuş. Sonra bir aksam üstü karşılarına karanlık bir orman çıkmış. Yolları bu ormandan geçiyormuş. Az sonra etrafa koyu bir karanlık basmış. Askerler canları istemeyerek geceyi ormanda geçirmeye mecbur kalmışlar. Kendilerini güvende tutmak için, oturup nöbet tutacak ve vahşi hayvanların gelip kendilerini param parça etmemesi için uyanık duracaklarmış. Beklemekten yorulan asker uyuyanlardan birini uyandıracak ve sonra da o yatacak diğeri kalkacak, böylece aralarında iş bölümü yaparak sabahı edeceklermiş. Öncelikle dinlenecek olan iki asker yatıp uyumuşlar. Üçüncü asker de kendine ağaçların arasında kocaman bir ateş yakmış, sonra yanı başına oturup nöbet beklemeye başlamış. Henüz kısa bir zaman geçmiş ki, aniden karşısına kırmızı ceketli bir cüce çıkmış.
Cüce: “Kim var orada?” demiş.
Cüce çantasından eski bir palto çıkarmış ve yaşlı askere vermiş. Bir süre sonra nöbet tutma sırası ikinci askere gelmiş, birinci asker hemen yatıp uyumuş. İkinci asker daha nöbete başlar başlamaz tekrar o kırmızı ceketli cüce görünmez mi? Asker ona arkadaşı gibi çok iyi davranmış, o zaman cüce ona da bir para kesesi vermiş ve demiş ki: “Bu kesenin içi hiç boşalmaz sürekli altınla doludur! Gerekli oldukça içinden istediğin kadar alırsın.” Sonunda nöbet bekleme sırası üçüncü askere gelmiş. Cüce ona da görünmüş ve bir boru vermiş. Bu büyülü bir boruymuş ve her ne zaman çalınsa halkı etrafına, çekermiş. Sesini kim duyarsa işini gücünü, unutur hemen gelip oynamaya başlarmış. Sabah olduğunda askerler birbirine başından geçenleri anlatmışlar ve cücenin verdiği eşyaları birbirlerine göstermişler. Birbirlerini çok sevdikleri ve çok eskiden beri arkadaş oldukları için hep bir arada dünyayı dolaşmaya ve bir süre için sihirli keseyi kullanmaya karar vermişler. Bir ülkeden diğerine giderek uzun zaman günlerini gün etmişler. Sonunda bu göçebe hayatından bıkarak kendilerinin de evi olsa ne kadar güzel olacağını düşünmüşler. Bunun üzerine birinci asker paltosunu giymiş ve güzel bir saray istemiş. Anında karşısına bir saray yükselmiş, etrafında nefis bahçeler ve yeşil çayırlar uzamıyormuş. Etrafta koyun, keçi ve sığır sürüleri otluyor, sarayın kapısından üç beyaz atın çektiği muhteşem bir araba çıkıp kendilerini saraya götürmeye geliyormuş. Bir süre burada oturup güzel vakit geçirmişler fakat oraya kapanıp kalamamışlar. Saray da olsa orada sonsuza kadar durmalarının imkanı mı var? Günlerden bir gün askerler en güzel elbiselerini giymişler, hizmetçilerini toplamışlar ve sonra üç atlı arabalarına binip komşu kralı ziyarete gitmişler. Bu kralın bir tane ama güzeller güzeli bir kızı varmış. Kral bu üç askeri prens zannederek onları çok iyi karşılamış, sarayına misafir etmiş. Sarayda geçen günlerin birinde ikinci asker prensesle gezerken, kız onun elindeki sihirli keseyi görmüş. Onun ne olduğunu sorunca,, asker akılsızlık edip, kıza her şeyi anlatmış. Gerçi, anlatmasa da sonuç değişmezmiş, çünkü bir sihirbaz olan kız, üç askerin gizemli eşyalara sahip olduğunu önceden zaten anlamış. Bu prenses çok maharetliymiş, elinden her türlü iş gelirmiş. Hemen işe başlamış, askerinkine aynen benzeyen bir para kesesi yapmış. O kadar benziyormuş ki, ikisi yan yana konsa biri diğerinden ayırt edilemezmiş. Sonra askeri odasına davet etmiş, ona kendisinin önceden hazırladığı çok etkili ve hemen sarhoş eden şaraptan içirmiş. Az sonra asker derin bir uykuya dalmış. Bunun üzerine prenses askerin ceplerini kurcalamış, sihirli keseyi alıp yerine kendisinin yaptığı keseyi bırakmış. Ertesi gün askerler saraydan evlerine dönmek için yola çıkmışlar. Saraylarına geldikten az sonra biraz para gerekli olmuş. Hemen sihirli keseye el atmışlar, bir miktar para bulmuşlar fakat keseyi tamamen boşaltıp da aldıkları paraların yerine başka para gelmediğini görünce büyük bir üzüntüye kapılmışlar. Ama ikinci asker prensesle konuşurken kesenin özelliğini nasıl da ağzından kaçırdığını hatırlamış. Geceyi onun yanında geçirdiği için, keseyi de onun aldığını tahmin etmiş. Bu duruma çok üzülmüş.
“Eyvah! Yandık.... Bu kadar fakirlik içinde şimdi biz ne yapacağız?” Birinci asker konuşmasını bitirir bitirmez sihirli paltosunu sırtına vurduğu gibi hemen prensesin odasında olmak istemiş. Kız odasında yalnız başına oturmuş, keseden yağmur gibi yağan altınları saymakla uğraşıyormuş. Asker bir kenarda durup onu uzunca seyretmiş. Kız, askeri görür görmez hemen yerinden fırlayıp, avazı çıktığı kadar: “İmdaaat...! Hırsız var! Yakalayın...!” diye bağırmaya başlamış. Bu bağırma üzerine sarayın adamlar prensesin odasına koşmuşlar ve askeri yakalamak istemişler. Zavallı fakir asker korkusundan ne yapacağını şaşırmış ve kurtuluşu kaçmakta bulmuş. Sihirli paltosunun kendisine sağladığı rahatlığı bir anda unutarak hemen pencereye koşmuş, camı açıp dışarıya atlamış. Ama, kaçacağım diye acele ederken, paltosu pencereye takılmış ve orada asılı kalmış. Bu paltonun değerini bilen prenses buna çok sevinmiş. Zavallı asker büyük bir üzüntü içinde yaya olarak arkadaşlarının yanına dönmüş. Üçüncü asker ona cesaretini kaybetmemesini söylemiş. Sonra borusunu almış, neşeli bir hava çalmaya başlamış. Daha borudan ilk sesler çıkar çıkmaz bir sürü insan ve at onların yardımına koşmuş ve düşmanlarına karşı savaşmak üzere hemen yola çıkmışlar. Kralın sarayını basmışlar ve para kesesiyle sihirli paltoyu geri vermesini, aksi takdirde taş üstünde taş bırakmayacaklarını krala söylemişler. Bunun üzerine kral kızının odasına gitmiş onunla konuşmuş.
Kız: “izin verin de bir bakayım, onları bir şekilde yenemez miyiz acaba?” demiş. Sabah olunca şarkılar söyleyerek etrafta dolaşmaya başlamış, o kadar güzel şarkılar söylüyormuş ki, tüm çadırlar boşalıyor ve askerler kızın etrafında toplanıp şarkılarını dinlemekten başka bir şey yapmak istemiyorlarmış. Etrafta toplanan kalabalığın arasına en son gelenler arasında cücenin verdiği boruya sahip olan asker de varmış. Prenses onu görür görmez hemen hizmetçisine bir göz işareti yapmış. Hizmetçi kız bir hileyle kalabalık arasından geçtikten sonra doğruca askerin çadırına gitmiş ve orada asılı olan boruyu alıp hemen kaçmış. Prensesle hizmetçisi işlerini bitirip sağ salim bir şekilde saraya dönmüşler. Sarayı kuşatan ordu dağılmış ve cücenin üç sihirli hediyesi de kızın eline geçmiş. Üç asker de, kırmızı ceketli cücenin kendilerini ormanda gördüğü zaman ne kadar fakir iseler ve işte o kadar fakir ve kimsesiz hale gelmişler. Zavallı askerler, kafa kafaya verip ne yapacaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda, bir zamanlar para kesesine sahip olan ikinci asker konuşmaya başlamış. “Arkadaşlar.” demiş. Biz birbirimizden ayrılırsak daha iyi olacak galiba! Artık bir arada yaşamamızın imkanı kalmadı. Herkes kendi başının çaresine bakıp kendi ekmeğini arasın!” Sonra da sağa doğru sapıp önüne çıkan yoldan gitmeye başlamış. Diğer iki asker de beraber yolculuk yapmak istediklerinden, sola sapmışlar. Sağa sapan, gitmiş, gitmiş ve ormana gelmiş. Meğer burası kendilerine şansın yardım ettiği ormanmış. Asker uzun bir zaman daha yürümüş, sonunda havaya akşam karanlığı basınca, yorgun bir biçimde bir ağacın altına yatıp hemen uyuya kalmış. Sabah olup asker gözlerini açınca, başının üstündeki ağaçta nefis elmalar bulunduğunu görmüş. Bu duruma çok sevinmiş, hatta sevincinden ağzı kulaklarına varmış. Karnı da açlıktan zil çalıyormuş, hemen kalkmış. Bir elma koparıp güzelce ısırıp yemeye başlamış. Arkasından bir tane daha yemiş. Derken bir üçüncü daha yemiş. Ama o sırada burnunda bir ilginç durum hissetmiş. Dördüncü elmayı ağzına götürürken eline bir şey çarpıp elmayı ağzına götürmesine engel olmuş. Bakmış eliyle. Aman tanrım...! Bir de ne görsün...! Bakmış burnu uzadıkça uzuyor. Burnu neredeyse göbeğine kadar sarkmış. Fakat orada kalsa yine iyi! Adamın burnu uzamaya devam ediyormuş. Asker içinden:
“Aman Tanrım! demiş. Burnumun uzaması ne zaman duracak?” Asker uzayan burnuyla uğraşa dursun. Diğer iki arkadaşı yollarına devam ediyorlarmış. Birinin ayağı bir şeye çarpmış. Diğer asker: “Oda ne?” demiş. Bakmışlar ki bir şeye benzemiyor. Dokundukları şeyin arkadaşlarının burnu olacağı akıllarına bile gelmemiş. “Haydi bunun uzadığı yere kadar gidelim de neymiş görelim bakalım, neymiş öğrenelim bari!” demişler. Burnu takip ederek gitmişler, gitmişler bir de bakmışlar ki, arkadaşları bir elma ağacının altına uzanmış yatıyor. Ne yapacaklarını şaşırmışlar. Onu kaldırıp götürmek istemişler fakat boşuna. O sırada oradan geçmekte olan bir eşeği yakalamışlar, arkadaşlarını hayvanın sırtına bindirmişler. Ancak eşek hayatında bu kadar ağır bir yük taşımadığı için bir iki adım attıktan sonra hemen yere yıkılmış. Üç arkadaş ümitsizlik içinde yere oturacakları sırada karşılarına yine o kırmızı ceketli cüce çıkmış ve gülümseyerek:
“Selam dostlar, nedir bu vaziyet?” demiş.
“Bakın size bir iyilikte daha bulunacağım ama kıymetini bilin, tamam mı?” demiş. Askerler cüceye teşekkür etmişler. Sonra elmanın gücünü kendinde deneyen zavallı askerin, bu işi üzerine almasına karar vermişler. Asker kendini bir bahçıvan kılığına soktuktan sonra doğruca kralın sarayına gitmiş ve o zamana kadar hiç görülmemiş derecede güzel elmaları olduğunu söylemiş. Elmaları, kim görse ağzının suyu akıyor ve onlardan yemek istiyormuş. Ancak bahçıvan onları sadece prenses için getirdiğini söyleyerek onlara satmıyormuş. Prenses hizmetçisini göndererek elmaları satın almış. Elmalar o kadar olgun ve kırmızıymış ki, kız dayanamayıp hemen yemeye başlamış. Üç tanesini yiyince burnunda bir ağrı hissedip merak etmiş. Onun da burnu uzamaya başlamış. Burun uzayarak kimsenin bilmediği bir yere doğru gitmeye başlamış. Sonra da burnunun ucu görünmez olmuş. O zaman kral, kızını bu hastalıktan kim kurtarırsa ona çok pahalı hediyeler vereceğini, ülkesinin her tarafına duyurmuş. Birçok insan denemiş ama, prenses hiç bir faydasını görmemiş. Bizim yaşlı asker bir doktor gibi çok şık giyinmiş ve doğruca saraya giderek, prensesi iyileştireceğini söylemiş. Sonra elmadan bir parça kesmiş, onu biraz daha fazla cezalandırmak için elmayı vermiş ve yarın tekrar uğrayıp kendisini görmeye geleceğini söylemiş. Ertesi gün gelmiş fakat kızın burnu iyileşmek yerine durmadan uzamış da uzamış! Zavallı prenses korkusundan, neredeyse ölecekmiş. Doktor kılıklı asker armuttan bir dilim kesip kıza vermiş ve bunun kendisine iyi geleceğinden emin olduğunu söyleyerek sonra tekrar uğrayacağını söylemiş ve çıkmış gitmiş. Ertesi gün kızın burnu biraz küçülmüş ancak yine de doktor onu tedaviye başladığı zamankinden daha büyükmüş. Ertesi gün doktor yine gelmiş. “İstediğimi almadan önce bu akıllı prensesi biraz daha korkutayım.” diye düşünmüş. Yine elmadan bir dilim kesip vermiş ve ertesi gün tekrar geleceğini söyleyerek ayrılmış. Sabah, olmuş. Burun, öncekinden on kat daha uzun bir hale gelmiş. Doktor: “Sevgili Prenses hazretleri.” demiş, “İlâcımın etkisini azaltmaya çalışan bir şey var. Hem de çok kuvvetli bir şey! Fakat mesleğimdeki yeteneğim sayesinde bunun ne olduğunu biliyorum. Siz, kendinize ait olmayan bir takım şeyler çalmışsınız. Onları sahiplerine iade etmezseniz sizin hastalığınıza bir şey yapamam.”
Fakat prenses böyle bir şey çaldığını kesin bir dille reddetmiş.
Doktor sonra krala gitmiş, durumu ona anlatmış. Kral kızına gidip yalvarmış. Kız hemen hizmetçisini çağırıp bütün o eşyaları getirmesini söylemiş. Sonra da eşyaları doktora vererek onları gerçek sahiplerine vermesini rica etmiş. Doktor eşyaları güvenlik altına almış ve hemen çıkarmış armudu, kıza yemesi için bütün bir armut vermiş. Kızın burnu hemen küçülüp eski halini almış. Doktor kılıklı askeri hiç sormayın...! Değmeyin keyfine...! Sırtına sihirli paltoyu atmış, krala ve adamlarına “hoşçakalın” dedikten hemen sonra diğer iki asker arkadaşı yanında belirmiş. Üç arkadaş o günden sonra saraylarında mutluluk içinde yaşamışlar. Bu muhteşem yaşam tarzları hayatlarının sonuna kadar sürmüş. Bir daha da cüceden yardım almak zorunda kalmamışlar. Zaman zaman üç beyaz atın çektiği muhteşem arabalarına binip gezintiler yapıyorlarmış, altınlar, eğlenceler ve dostluk içinde yaşayıp gitmişler. Hans Christian Andersen |