Büyülü Kral (Masal)

Bir zamanlar yaşlı bir adam varmış. Bu adam büyük bir ormanda kızlarıyla beraber yaşıyormuş. Kızlarının en büyüğü güneş kadar güzelmiş. Ortanca kız, ondan daha güzelmiş; en küçük kız ise ablalarından da güzelmiş.

Soğuk bir kış günü, yaşlı adam odasında otururken bir kanat hışırtısı duymuş. Merakla pencereye koşmuş! Kocaman bir kuşun pencereye konduğunu görmüş.

Koca kuş:
— Vak, vak, vak, ben kuşların kralıyım! demiş.
— Benden ne istiyorsunuz efendim? diye sormuş, adam.
— Vak, vak, vak; kızlarından biriyle evlenmek istiyorum!
— Evlenmek mi? Burada beni bekle; kızlarıma bir sorayım, demiş hayretler içinde.
Yaşlı adam hemen kızlarının odasına koşarak:
— Kızlarım, beni dinleyin! Kuşların kralı geldi; içinizden biriyle evlenmek istiyor! demiş.
Büyük kız:
— Babacığım, biliyorsun ben ispanya kralının oğlu ile nişanlıyım; yakında adamlarını gönderip, beni aldıracak. Bu yüzden, kuşlar kralıyla evlenemem, demiş.

Ortanca kız da:
— Babacığım, ben bir yıldan beri adalar kralının oğluyla nişanlı değil miyim? Daha dün, haber yollayıp yakında beni alacağını bildirmedi mi?

Bunun üzerine adam, üçüncü kızına bakmış, fakat onun daha çok küçük olduğunu düşünmüş. Ona hiç sormadan odasına dönmüş.

— Kuşların kralı, kızlarımın hiçbiri seninle evlenmek istemiyor, demiş.
Kral, bu cevabı duyunca çok kızmış ve uçup gitmiş.
Yaşlı adam telaşlı ve düşünceli bir halde kızlarının yanına gitmiş. Kızları onun bu halini görünce, sormuşlar:

— Ne oldu babacığım?
— Kuşların kralı, onunla evlenmek istemediğinizi duyunca çok kızdı. Bize bir kötülüğü dokunur mu acaba?

Küçük kız:
— Babacığım, onunla evlenmek isteyip istemediğimi bana sormadınız. Ben onunla evlenmeyi reddetmiş değilim.

— Pekâlâ, şimdi beni yatağıma götür; kimse odama girmesin.
Küçük kız, babasının koluna girmiş ve isteğini yerine getirmiş. Ertesi gün, akşama doğru kuşların kralı tekrar gelmiş. Pencereye konarak:

— Vak, vak, vak, ben kuşların kralıyım! — Benden ne istiyorsun kuşların kralı?
— Vak, vak, vak! Yaşlı adam, kızlarından biriyle evlenmek istiyorum!
— Üçüncü kızım, seninle evlenecek.
Kral, istediği cevabı alınca bir anda odanın içi altınlarla dolmuş. Adamcağız, gözlerine inanamamış.

— Vak, vak, vak, nişanlıma yarın sabah gün doğarken hazır olmasını söyle! Gelinliğini giysin ve beni beklesin!

Ertesi sabah, gün ağarırken havada bir kuş sürüsü görmüşler. O kadar çok kuş varmış ki, gökyüzü bir anda simsiyah olmuş. Kuşlar, evin önündeki bahçede sıralanmışlar. Krallarını yaşlı adamın küçük kızı ile evlendirmişler. Kral da bembeyaz bir pelerine sarınmış; hiçbir yeri görünmüyormuş. Tören bittikten sonra, kral:

— Vak, vak, vak, kızı yine evine götürün! diye emretmiş.
Sonra, adama dönerek:
— Kızın öğleye kadar evde beklesin; tam öğle vakti kuşlarım gelip, onu götürecekler!
Ve uçup gitmiş. Öğle olunca, kız hazırlanmış ve bahçeye çıkmış. Babası ve kardeşleriyle vedalaştıktan sonra, kuşlar gelerek kraliçelerini alıp havalanmışlar.

Akşama kadar, belki binlerce kilometre yol almışlar. Nihayet güneş batarken kralın şatosuna varıp, Kraliçeyi yere bırakmışlar.

Genç kız, kuşlara:
— Teşekkür ederim, iyi yürekli kuşlar! Bana yaptığınız iyiliği unutmayacağım; şimdi gidin ve dinlenin.

Kız, yalnız kalınca korku ve merak içinde şatonun kapısından girmiş. Burası şimdiye kadar gördüğü en büyük ve en güzel şatoymuş. Merdivenlerde ve odalarda yanan binlerce mum, bu büyük şatoyu aydınlatıyormuş. Ama kızcağız etrafta kimseleri görememiş. Bomboş şatonun içinde hayranlıkla dolaşmış. Odaların birine girdiğinde büyük bir yemek masasının hazırlandığını görmüş. Masada o kadar çok yemek varmış ki, hani bir kuş sütü eksikmiş. Çok yorgun ve aç olduğu için, sandalyelerden birine oturmuş. O sırada aklına babası ve kardeşleri gelmiş; canı bir şey yemek istememiş. Üzüntü içinde masadan kalkmış ve başka bir odanın kapısını açmış. Bu oda bir yatak odasıymış. Karyolası altın ve gümüşten yapılmış yatağa oturmuş, ama uykusu yokmuş. Gece yarısına kadar oturup, beklemiş. O sırada bir kanat hışırtısı duymuş; kralı gelmiş. Kral, odanın kapısının önünde durarak seslenmiş:

— Vak, vak, vak, ışığı söndür!
Kraliçe, ışığı söndürmüş ve kral karanlık odaya girmiş:
— Vak, vak, vak, sevgili karım şimdi beni iyi dinle! Bir zamanlar ben insanların kralıydım. Şimdi ise kuşların kralı oldum! Kötü kalpli bir büyücü beni de, Krallığımın halkını da büyüledi. Başımıza gelen bu felâketten kurtulabilmemiz için, senin yardımına ihtiyacımız var. Üzerine düşen vazifeyi yapacağına inanıyorum. Ben, her gece seninle aynı odada kalacağım. Ama sen daha on yaşındasın. Bu yüzden, ancak yedi sene sonra benim karım olabilirsin. O zamana kadar beni görmemen gerekiyor. Eğer görürsen, hepimizin başına çok büyük felaketler gelir.

— Sözünü dinleyeceğim, kralım, demiş kız.
Sonra, yatıp uyumuşlar. Ertesi sabah kral, ortalık ağarmadan kalkmış; kanatlarını çırparak, uçmuş ve gitmiş.

Günler birbirini kovalıyormuş. Zavallı Kraliçe, koca şatoda yapayalnızmış; konuşacak bir tek insan yokmuş. Bu yüzden de çoğu zaman tek başına saraydan çıkıyor, sıkıntısını gidermek için kırlarda dolaşıyormuş. Ama oralarda da bir insanla karşılaşmamış. Bir gün, yine böyle dolaşırken saraydan çok uzaklaşmış. Dalgın dalgın dolaşırken, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiş. Hava kararmaya başladığında, ağaçların arasında bir kulübe görmüş. Kulübenin önünde ihtiyar mı ihtiyar, bir kadın oturmuş çamaşır yıkıyor, bir taraftan da şarkı söylüyormuş: — Peri, peri ey peri, Eziyetin bitmedi! Küçük kraliçenin, Evlilik çağı gelmedi!

Kraliçe:
— Merhaba, diye kadına yaklaşmış. Çamaşırlarınıza yardım edebilir miyim?
— Elbette. Memnun olurum.
Çamaşırlar kirden simsiyah olmuş. Kadının temizlemek için o kadar uğraştığı çamaşırlar, kraliçenin eli değince bembeyaz oluyormuş. Kadın bunu görünce, tekrar şarkıya başlamış:

Peri, peri ey peri, Eziyetlerin bitti! Küçük Kraliçenin, Evlilik çağı geldi.
Sonra, kıza dönerek:
— Senin gelmeni bekliyordum. Güzel Kraliçem, kocanın verdiği öğütleri tutmalısın. Senin başına gelecekler daha bitmedi. Hemen saraya dön ve eğer başına bir şey gelirse hemen yanıma gel, demiş.

Kraliçe, kadının sözlerine bir anlam verememiş, ama hemen şatoya dönmüş. Yine birbirine benzeyen günler geçirmiş. Günleri ayları, aylar yılları takip kovalamış. Nihayet, yedi yılın dolmasına bir gün kalmış.

O gün Kraliçe:
— Yedi yıl doldu, diye kendi kendine düşünmüş.
“Bir gün eksik, bir gün fazla ne fark eder ki? Onun için, bu gece Kralın yüzünü görmeliyim.”
Kraliçe, o akşam odasına bir lâmba getirmiş ve lâmbayı yakarak bir köşeye saklamış.
Gece yarısından sonra Kral gelince, yine her zamanki gibi tüylerini ve kanatlarını çıkarıp yatmış. Kraliçe, onun uyumasını beklemiş ve sonra da sessizce yatağından kalkmış. Lâmbayı sakladığı yerden çıkarmış ve hala uyuyan kocasının yüzüne tutmuş. Aman Allah’ım, yatakta yatan dünyanın en yakışıklı adamıymış! Sonra, daha iyi görmek için yatağa yaklaşmış. Fakat ışık kocasını uyandırmış. Kral, durumu anlayınca büyük bir hiddete kapılarak:

— Ne yaptın? diye bağırmış. Hem kendini, hem de bizi mahvettin! Bu gece de sabretseydin, senin kocan olacaktım! Ama artık her şey bitti! Görünmeyen düşmanım, kim bilir bana neler yapacak? İçinde bir kötülük olmadığını bildiğim için, seni affediyorum. Ama hemen sarayı terk et! Çünkü burada olacak korkunç şeyleri görmeni istemiyorum!

Kraliçe, ağlayarak odadan çıkmış. O gider gitmez kralın gizli düşmanları saraya dolarak onu, demir zincirlerle bağlayıp götürmüşler. Günlerce yol gittikten sonra, okyanusun ortasında kayalık bir adaya getirmişler. Burada zincirlerini sıkıca kayalara bağlamışlar. O sırada iki tane vahşi kurt ortaya çıkmış. Bu kurtlar, onun başında beklemeye başlamışlar.

Kraliçe, saraydan ayrıldıktan sonra çamaşırcı kadının kulübesine gitmiş. Kadın olanları öğrenince:
— Başına gelenleri biliyorum. Sen bana karşı çok nazik davranmıştın, şimdi de ben sana yardım etmek istiyorum. Bu demir pabuçları giy ve şu çantayı da omzuna as güzel kızım. Ne zaman karnın acıkırsa bu çantanın içinde ekmek bulacaksın, bu testi her zaman dolu olacak. Şu bıçakla da şarkı söyleyen mavi çiçeklerden topla. Mavi çiçek, sihirlidir; bir demiri bile eritebilir. Ancak demir pabuçların eskidiği zaman kocanı bulabilirsin. Bu arada, kocan okyanusun ortasında bir adada esir tutuluyor. Haydi, şimdi git güzel kızım; yolun açık olsun!

Kraliçe, bu iyi kalpli kadına teşekkür etmiş ve yola çıkmış. Bir yıl boyunca dolaşmış. Acıktığı zaman çantasında hazır bulduğu ekmeği yiyor, suyu hiç bitmeyen testiden susuzluğunu gideriyormuş. Bir yılın sonunda mavi çiçekleri bulmuş. Hemen bıçağını çıkarmış, ama çiçek ona:

— Beni altın bıçağınla kesme! Ben maviyim, ama şarkı söylemesini bilmem. Ben demiri eriten mavi çiçek değilim, demiş.

Kraliçe, bıçağını cebine koyup yoluna devem etmiş. Aradan bir yıl daha geçmiş. Kırlardan geçerken mavi bir çiçek görmüş; hemen bıçağını çıkarmış, ama mavi çiçek ona:

— Beni altın bıçağınla kesme! Ben mavi gece gündüz şarkı söylerim, ama demiri eritemem, demiş.
Kraliçe, tekrar bıçağını cebine koymuş. Acıktığı zaman, çantasında hiç eksik olmayan ekmeği yiyor, susadığı zaman, suyu hiç bitmeyen testisinden su içiyormuş. Ama kocasını çok merak ettiği için, üzgünmüş. Günler, aylar su gibi akıp geçiyormuş. Yola çıkalı tam üç yıl olmuş. Bir gece, kuru topraklar üzerinde uyumaya hazırlanırken bir ses, bir şarkı duymuş:

— Ben mavi çiçeğim!
Hiç durmadan şarkı söylerim.
Demiri bile eriten,
Mavi çiçek benim!
Kraliçe, hemen bıçağını çıkarmış ve karanlığın içinde sesin geldiği tarafa doğru yürümüş. Birden demir pabuçlarının parçalandığını hissetmiş! Demek ki, mavi bir çiçeğe basmış. Hemen altın bıçağıyla çiçekleri kesmeye başlamış. O keserken, çiçek de şarkı söylemeye devam ediyormuş. Çiçekleri toplayan Kraliçe, çıplak ayaklarıyla dikenlerin arasında yürüyerek yoluna devam etmiş. Nihayet sabah olmuş; Kraliçe, kendini sonsuz bir denizin karşısında bulmuş. Kıyıda küçük bir sandal duruyormuş. Kraliçe, sandala binerek okyanusa açılmış. Yedi gün, yedi gece boyunca kürek çekmiş. Etrafına baktığında, göz alabildiğince okyanustan ve gökyüzünden başka bir şey görememiş. Sekizinci gün, bir adaya ulaşmış ve adanın kayalıklarına demirlenmiş kralı görmüş.

Kraliçe, karaya çıkar çıkmaz kurtlardan biri, hemen üzerine atılmış. Kraliçe, hemen çantasından mavi çiçeği çıkarmış.

Mavi çiçek:
— Ben mavi çiçeğim!
Hiç durmadan şarkı söylerim!
Demiri bile eriten, Mavi çiçek benim!
diye tatlı bir şarkı tutturunca, kurt hemen yatıp uyumuş. Kraliçe, altın bıçağıyla kurdun sırtını azıcık kesip, kanatmış. O zaman, diğer kurt da uyuyakalmış. Kraliçe, artık sabırsızlanıyormuş. Hemen koşmuş ve mavi çiçeği, Kralı bağlayan tonlarca ağırlıktaki demir zincirlere sürmüş. Mavi çiçek, hâlâ şarkı söylemeye devam ediyormuş. Ama demirler eriyince, artık o da yorulmuş ve susmuş.

Kral, zincirlerinden kurtulunca doğrulmuş ve sevgili karısını kucaklayıp teşekkür etmiş. Sonra da göğe doğru:

— Vak, vak, vak, diye bağırmaya başlamış. Kısa bir süre sonra, gökyüzü çeşit çeşit kuşlarla dolmuş. Uçarak gelen kuşlar, adaya iner inmez birer insana dönüyormuş.

Kral, onlara:
— Hepinize teşekkür ederim! Artık üzülmemize gerek yok! Karşıya bakın! ufuktaki karaltıyı görüyor musunuz? Dostum olan bir Kral, yedi bin gemisi ile bizi bu adadan kurtarmaya geliyor! Bir aya kalmaz ülkemize kavuşuruz! Artık saadet bizimdir! diye sevinçle bağırmış.

Hans Christian Andersen