Bülbül (Masal)

Eskiden bir Çin hakanı varmış, baştanbaşa çiniden yapılan sarayının öyle etkileyici ve güzel bir görünümü varmış ki, görenler hayran kalırmış. Uçsuz bucaksız bahçelerle çevriliymiş. Bahçevanlar bile bu bahçelerin nerelerde son bulduğunu bilmezlermiş.

Bahçeler günlerce aylarca gidildikten sonra ormanlıklar dönüşür ve deniz kıyılarına kadar uzanırmış. Sık yapraklı ağaçların sulara düşen koyu gölgeliklerinde yelkenleri bembeyaz gemiler barınırmış.

Bu ormanlarda sesi güzel mi güzel bir bülbül yaşarmış. Onun sesini duyan bir kimse, böyle bir bülbülün varlığına inanamaz, şaşarmış.

Geceleri kıyılardan sandallarıyla geçen balıkçılar bu sesi durup zevkle dinlerlermiş.
Çok geçmeden böyle güzel sesli bir bülbülün varlığını duymayan kalmamış. Sesini dinlemek için Çin’e yabancı ülkelerden gezginciler gelmeye, ozanlar onun hakkında şiirler yazmaya başlamışlar.

O denizle kucaklaşan ormanda Nerededir bilinmiyor şu anda Sesi duru bir su gibi akıcı, Uyumlu, şakrak, bazende bayıltıcı

Günün birinde bu övgü şiirlerinden biri saraya dek ulaşmakta gecikmemiş. Hakan şiiri okumuş ve etkilenmiş.

— Bu bülbül neredeymiş? Diye sormuş.
— Ormanda hakanım..
— Hangi ormanda?
— Sizin ormanınızda hakanım. Hakan kızmış, adamlarını payla mış:
— Böyle bir bülbülün varlığını nasıl olurda en son ben öğreniyorum, ha? Söyleyin, kalın kafalılar! Ayakta uyuyorsunuz, sersemler!..

Sonra vezirin çağrılması buyruğunu vermiş ve vezire sormuş:
— Sen bu bülbülü duymadın mı?
Vezir kekelemiş:
— Bu bülbülü mü? Şey... Duydum duymasına hakanım ama... Böyle önemsiz birşey için sizi rahatsız etmek istemedim.

Oysa yalan söylüyormuş. Bülbülün varlığından haberi yokmuş.
Hakan, veziri de bir güzel payladıktan sonra, bülbülü hemen bulup getirmesini istemiş ondan.
Vezir hemen soruşturmaya, araştırmaya koyulmuş. Ama, sarayda kime sormuşsa, böyle bir bülbülün varlığından haberi olmadığını söylemiş. Vezir, huzura çıkıp:

— Hakanım, demiş. Sarayda bülbülü bilen ve duyan kimse yok!
Hakan çok kızmış:
— Öyleyse, sen başta olmak üzere, saraydakiler hepsi cezalandırılacak! Diye bağırmış.
Etekleri tutuşan vezir yeniden araştırıp soruşturmaya koyulmuş. Sonunda sağa sola gönderdiği adamlar:

— Efendim, demişler. Bülbülü bilen duyan yok! Saray da sormadık kimse kalmadı.
Doğrusunu isterseniz, bir kişi kaldı. Çamaşırcı kadının küçük kızı.
Vezir:
— Ona da sorun! Demiş.
Gidip sormuşlar. Küçük kız:
— Ha, o bülbül mü? Ülkede onu bilmeyen yok ki.. Bahçeleri dolaşırken bir gün bende dinledim, annem ninni söylüyor sandım.

Kendimden geçmişim.
Vezir kızı çağırtmış:
— Kızım, demiş. Bizi bülbülün bulunduğu yere götür.. Seni ödüllendireceğim.
Kız sevinmiş:
— Ödül mü vereceksiniz... Bu kadarcık şey için mi?
— Evet.. Bundan sonra, mutfakta daha az iş yapacaksın. Ayrıca, Hakan yemek yerken kapı aralığından seyredebilirsin. Haydi, şimdi bülbülü bulmaya gidelim. Hakanımız onu dinlemek istiyor.

Küçük kız önde, vezir ve adamları arkada, bülbülün öttüğü bahçeye doğru yola koyulmuşlar. Gitmişler, gitmişler..

Bir ara, bir ötüş duyan vezir:
— Hah! Galiba bülbül bu! Demiş.
Kız:
— Hayır, demiş. O duyduğunuz karga sesi..
Oysa vezir, tüm yaşamı (doğma büyüme) hep sarayda geçtiği için o güne dek bülbül sesi hiç duymamış ve karga hakkında da bilgisi yokmuş.

Bir süre sonra, vezir yine yanılmış. Bu kez, deredeki kurbağa seslerini bülbül sesi sanmış. Kız:
— Hayır, demiş. Kurbağa sesleriydi..
Sonunda, bülbül ötmeye başlamış. Küçük kız, bir dalda duran gri renkli bir kuşu göstererek:
— İşte, demiş. Bülbül budur! Vezir çok şaşmış:
— Bu küçücük kuş mu, bülbül! Şaşılacak şey doğrusu!. Bülbül dedikleri anlı şanlı kuş bu ha?
Bülbül gelenleri görünce susmuş. Küçükkız:
— Sevgili bülbül, demiş. Hakanımız seni dinlemek istiyor.
Bülbül alçak gönüllükle:
— Peki, demiş ve yeniden ötmeye başlamış.
Ötmüş, ötmüş. Vezir ve adamları ağzı açık dinlemişler ve kendile rinden geçmişler.
— Bu güne dek böyle bir kuşun varlığını bilmemek, ne aymazlık! Hakanımız ve saray halkı çok şaşıracaklar!

Diyen vezir, bülbülü saraya çağırmış.
— Hakanımız seni dinlemek istiyor, demiş.
Bülbül:
— Ben seni hakan sandım ve onun için demincek öttüm, demiş. Hakanınız sesimi duymak isterse, buyursun gelsin, burada dinlesin.

— Koskoca hakan, nasıl olur da ayağınıza gelir, demiş vezir. Hem, o bu kadar uzun yolu yürüyemez. Çok yaşlıdır.

Bunun üzerine bülbül:
— Mademki yaşlı biri.. Öyleyse ben gelirim, diye karşılık vermiş.
Hakan, bülbülün onuruna saraydan bir gece düzenlenmesi için buyruk vermiş. Her yeri süslemişler, çiçeklerle bezenmişler. Salonun orta yerine bülbülün konacağı bir yer yapılmış. Tüm saray halkı salona doluşmuş. Vezir, küçük kızı unutmamış. Kapı aralığından içerisini seyretmesi için ona izin vermiş. Bülbül yerini almış. Hakan ve salonu dolduran herkes gözlerini ondan ayıramıyorlarmış. Hakan:

— Başla!
İşareti verince, bülbül ötmeye başlamış, öyle, tatlı tatlı, öyle uyumlu ve etkileyici bir biçimde ötmüş ki hakan çok duygulanmış. Gözyaşlarını tutamamış, damlalar yanaklarından aşağı süzülmeye başlamış.

Hakanın ağladığını gören bülbül, büsbütün coşarak ötmüş, ötmüş. Konser bitince, hakan bülbüle bir armağan vermek istemiş ve altın bir kafes getirtmiş.

Bülbül geri çevirmiş altın kafesi.
— Bana en değerli armağanı verdiniz, demiş. Başka armağan istemiyorum.
Hakan şaşırmış. Bülbül sözlerini sürdürerek şöyle demiş:
— Sesimi dinlerken ağladınız. Akıttığınız bu gözyaşlarından daha değerli bir armağan olamaz!
Sonra yeniden başlamış ötmeye. Hakan:
— Artık hep yanımda olacaksın, demiş.
O günden sonra, bülbül sarayda yaşamaya başlamış. Sıkılmasın diye arada sırada bahçeye çıkmasına izin veriliyormuş. Hakan, onun orman özlemine dayanamayıp kaçmaması için gözcüler koydurtmuş. Bununla yetinmeyip ayağına bir ip bağlamış, ipin ucu kendi elindeymiş. Birgün hakana kutu içinde bir armağan getirmişler. Hakan — Bu nedir? Diye sormuş.

Elçi:
— Bildiğim, içinde bülbülle ilgili birşey olduğudur hakanım, demiş.
— Bir şiir falan mı?
— Bilmiyorum.
Kutuyu açmış. Bu oyuncak bir bülbülmüş. Tıpkı bülbüle benziyormuş. Ama, onun gibi tüyleri kül rengi olmayıp vücudu elmas, zümrüt ve değerli mücevherlerle süsülüymüş.

Oyuncak bülbül kurulunca ötmeye başlamış. Sesi de oldukça güzelmiş.
Değerli taşlarla bezenmiş olduğundan saray halkı tarafından daha çok beğenilmiş. Kurup sık sık dinlemişler onu. Gerçek bülbülden hiç bir farkı yokmuş.

Hakan :
—Ötekini getirin. Diye buyruk, vermiş.
Bir de onu dinleyelim!.. Hangisi daha üstün bakalım.
Gerçek bülbül bahçeye çıkmışmış. Ayağına bağlanan ipin ucu da bir görevlinin elindeymiş. Adam ipi toplamaya başlamış. Toplamış, toplamış.

Sonunda bakmış ki ip kopuk, bülbül de uçup gitmiş!
Hakan durumu öğrenince çok üzülmüş, yemeden içmeden kesilmiş. Bunu gören vezir ve saray ileri gelenleri Hakanı oyalamak için gerçek bülbülü eleştirmeye başlamışlar.

— Hakanım, üzülmeyin. Giderse gitsin..
Bizim bülbülümüz var.. Hem sesi güzel, hem çok değerli.. Şu elmaslara, zümrütlere bakın..
Her yanı pırıl pırıl parlıyor. O kirli renkli kuşu gözünüzün önüne getirin bir de. Kurumundan yanıa yaklaşılmıyordu. Kendini beğenmiş kuş!

Oturup oyuncak kuşu kurmuşlar ve belki beş yüzüncü kez onu dinlemeye koyulmuşlar. Vezir:
— Hakanım, demiş. Ne enfes bir ses, değil mi? Üstelik de size bağlı bir kuş. Ne uçabilir, ne kaçabilir...

Üzgün görünen hakan :
— Ama, ötüşü hep aynı ötüş, demiş. Canlı ve etkileyici değil.
— İzin verirseniz, zembereğini değiştirelim hakanım.
Yeni zemberek takmışlar. Hakan onun halka dinletilmesi için buyruk vermiş. Gerçek bülbülün sesini dinlemeyen halk, oyuncak bülbülün sesini beğenmiş.

Çok geçmeden, gerçek bülbül unutulmuş, ötekinin ünü almış yürümüş. O günden sonra hakan oyuncak kuşu hiç yanından ayırmamış. Hakana yaranmak için yarışa giren kimi ozanlar yazdıkları şiirlerde onu öve öve göklere çıkarıyorlarmış.

Biri upuzun şiirinin sonunda şöyle diyormuş:
O herkesi büyülüyor Soylu görünüşüyle Boy ölçüşemez kimse onun ötüşüyle.
Böylece bir yıl geçmiş. Herkes saraydaki eşsiz bülbülden söz ediyor, çocuklar ve gençler ötüşünü ıslıkla çalmaya çalışırlarmış.

Bir akşam yatağında, bülbülün ötüşünü dinleyen Hakan, birdenbire oyuncak bülbülün içinden tıkırtılar geldiğini duymuş. Derken kuşcağız susuvermiş, ötüş yarıda kesilmiş.

Hakan hemen onarıcıyı çağırtmış. Onarıcı saatlerce uğraştıktan sonra :
— Hakanım, demiş. Oyuncağın içindeki aletler aşınmış. Bozukluk onarılsa bile, bülbül artık eskisi gibi ötemez.

Hakan ve saray halkı buna çok üzülmüşler. Bozuk bülbül yılda ancak bir kerecik ötebiliyormuş. Saray sessizliğe gömülmüş.

Herkes onun ötmeyişinden ötürü duydukları üzüntüyü, ozanların eskiden yazdıkları övgü şiirlerini okuyarak yada dinleyerek gidermeye çalışıyorlarmış.

Gel zaman git zaman Hakan hastalanıp yataklara düşmüş. Doktorlar çok yaşamayacağını, günlerinin sayılı olduğunu söylemişler. O öldükten sonra, yerini kimin alacağına karar bile verilmiş.

Vezire Hakanın sağlık durumu sorulduğunda:
— Önemli değil.. Önemli değil, demiş, yakında iyileşecek..
Birçok kimse, oğlu yada kızı olmadığından Hakanın ölümünden sonra, onun yerine geçecek en güçlü adayın vezir olabileceğini düşünerek şimdiden vezirin elini eteğini öpmeye başlamışlar.

Birgün yatağında bitkin ve bezgin bir halde ölümü bekleyen Hakan, o sırada, gözlerini güçlükle aralayıp baktığında Azrail’i (ölüm meleğini) görmüş.

Ölüm meleği başına Hakanlık tacını geçirmiş başucunda bekliyormuş.
Ölüm meleğinin yanında bir takım yabansı görüntüler göze çarpıyormuş. Belli belirsiz görebildiği bu görüntülerin kimi çok çirkin, kimileri ise güzelmiş. Bunlar, ölmek üzere olan Hakanın yanında bulunmakla görevli iyilik ve kötülük cinleriymiş ve ardı arkası kesilmeyen sorularıyla onu terletiyorlarmış. (Bütün bunların yalnız Hakana göründüğünü, onun yatağı çevresinde bulunan vezir ve saray ileri gelenlerine görünmediklerini söylemeye gerek görmüyoruz.)

Ecel terleri döken Hakan; biraz olsun sıkıntısından kurtulmak ve geçmişi unutabilmek için güç işitilir bir sesle:

— Çalgılar çalınsın, şarkılar söylensin, dehuş.
Ama, sesini kimseye işittirememiş. Kimse onun ne söylediğini anlamamış.
Işığı sönmüş gözlerini yanındakilere dikerek kurumuş dudakları arasından:
— Bülbülüm neredesin? Diye fısıldamış.
Son kez seni bir dinleyebilseydim.
Bölük pörsük söyleyebildiği bu sözleri duyan vezir, onun son isteğini yerine getirmek istemiş ve oyuncak bülbülü getirmeleri buyruğunu vermiş.

Bülbülü getirmişler. Vezir kurmuş, ötmemiş kuş. Gene kurmuş, gene ötmemiş. Ölüm meleği yaklaşmış, gözlerini Hakana dikerek öylece bakmaya başlamış. Onun canını alması için daha bir adım atması gerekmiş.

Hakanın öldüğünü sanan vezir ve adamları başları önlerinde odadan sessizce çıkıp gitmişler.
O sırada, açık pencereden insanın içini ısıtan, öylesine güzel, öylesine büyüleyici bir ses duyulmuş ki, Hakan kulak vermiş, bu gerçek bülbülün sesiymiş. Hakanın ölmek üzere olduğunu öğrenir öğrenmez onun son isteğini yerine getirmek için hemencecik koşup gelmiş.

Ötmüş, ötmüş. Öttükçe onun canlı, güzel sesinin titreşimlerinden ürken ve rahatsız olan görüntüler yavaş yavaş kaybolup gitmişler. Kımıltısız yatan Hakanın damarlarındaki kanın akışı gittikçe hızlanmış.

Ölüm meleği bile bu güzel sesten etkilenmiş. Bülbülün sustuğunu görünce: «Ötmeni istiyorum küçük kuş!» demiş.

O zaman bülbül ölüm meleğine şöyle demiş:
— isteğini bir koşulla yaparım. Hakanlık tacını, armasını ve kılıcını geri vereceksin.
Ölüm meleği, bülbülü dinleyebilmek için onun isteğini yerine getirmiş. Tacı, armayı ve kılıcı geri vermiş.

Buna çok sevinen bülbül ötmeye başlamış. Candan ve yürekten ötmüş. Gül bahçelerini, kekik kokuları sinmiş kırları, bitkileri ve ağaçları anlatmış.

Bülbül sustuğunda, çok duygulanan ölüm, artık orada çok kalmayıp beyaz bir bulutçuğa dönüşerek pencereden süzülüp gitmiş.

Gücünü yeniden kazanan Hakan :
— Benim küçük kuşum, demiş. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Senin kalbini kırdım, sarayımdan gitmene neden oldum. Sen ise, başımda bekleyen ölümü uzaklaştırıp beni yaşama döndürdün. Seni nasıl ödüllendirebilirim? Benden gönlünün dilediği her şeyi isteyebilirsin..

Bülbül şöyle demiş:
— Bana ödüllerin en değerlisini verdin..
Hakan:
— Sana ne ödülü verdim ki? Diye sormuş. Altın kafesi bile almayıp geri çevirmedin mi?
Bülbül:
— Beni dinlerken ağlamıştın, demiş. İşte, gözlerinden süzülen iri gözyaşı damlaları benim için en değerli incilerden, mücevherlerden değerli şeylerdir.

Ve yeniden ötmeye başlamış. Az sonra Hakan derin bir uykuya dalmış. Uyandığında odada kimsecikler yokmuş. Çünkü herkes onun cenazesini kaldırmak hazırlıkları için gitmişlermiş.

Hakan ötüşünü sürdüren bülbüle:
— Sevgili kuşum, demiş. Artık yanımdan hiç ayrılmayacaksın, değil mi? Oyuncak kuşa gelince, kalkar kalkmaz onu çöplüğe atacağım.

Bülbül:
— Hayır, demiş. Onu çöplüğe atmayın Hakanım. Size yardımı dokundu...
— Ama, artık sen varsın.
Bülbül şu karşılığı vermiş:
— Sarayınızda ne kadar mutlu olursam olayım, burada kalamam. Sık sık gelir, sesimi dinletirim size. Ayrıca, ülkede olup bitenler hakkında bilgi iletirim. Yoksullukları, çekilen sıkıntıları anlatırım.. Ama, sarayda kalmaya gelince, yapamam bunu.. Özgür olmalıyım, yoksa yaşayamam..

Bülbül bunları söyledikten sonra:
— Gene geleceğim, diyerek Hakana veda etmiş.
Giderken de:
— Yalnız, demiş. Size ülke hakkında haber ulaştıranın kim olduğunu kimseye söylemeyceksiniz Hakanım. Söz mü?

Sonra pır diye uçup gitmiş. Hakan yatağında doğrulmuş, tacım basma geçirmiş, altın kılıcını kuşanmış.

O sırada, Hakanın ölüsünü kaldırmaya gelenler, tacını giymiş, kılıcım kuşanmış olarak onu öyle ayakta sapasağlam görünce, şaşkınlıklarından az kalsın küçük dillerini yutacaklarmış.

Hakan, başta vezir olmak üzere, hortlak görmüş gibi kendisini korkulu gözlerle süzen saray ileri gelenlerini:

— İyi sabahlar!
Diyerek karşılamış.

Hans Christian Andersen