Bir Rüyaya Bir Cami (Hikaye)

Takvimler 1396 yılını göstermektedir. Bütün Avrupa ülkelerinin katılımıyla oluşan Haçlı ordusu, Macar Kralı Sigismund’un kumandasında harekete geçer. Papanın da desteğini alan ittifakın asıl amacı, beş yıldır kuşatma altında bulunan İstanbul’u kurtarmaktır. İlk önce Tuna kıyısındaki Niğbolu Kalesi kuşatılır. Sultan I. Bâyezîd, zafere ulaşırsa elde edeceği ganimetle 20 cami yaptırmayı vaat edip ordusunun önüne düşer. Yolları yıldırım gibi aşıp Niğbolu’ya yetişir. Zafer kazanılır.
Sıra gelmiştir yirmi adet camiyi yaptırmaya. Padişah, fikrini damadı Emir Sultan Hazretlerine açar. Emir Sultan, yirmi cami yerine yirmi kubbeli bir cami yapılmasını tavsiye eder.
İsmail Hakkı Bursevî, Ulu Cami’nin Mekke, Medine, Kudüs ve Şam’dan sonra beşinci makam olduğunu yazar. Hazreti Üftade ise; “Ey Ulu Cami, ey uluların cem olduğu yer / Gece ve gündüz seni ziyaret edene ne mutlu!” der.
Gerçekten de asırlar boyunca Ulu Cami hep büyük şahsiyetlerin toplanma mekânı olmuştur. Yapılmasını teklif eden Emir Sultan; ilk namazı kıldıran Somuncu Baba; ilk cemaati Emir Sultan, Molla Fenârî, Yıldırım; ilk imamı Süleyman Çelebi; müezzini Üftade’dir.

Yıldırım Bâyezîd, Niğbolu Zaferi’nden sonra bir mescid yaptırmak isteyince, mimarlar bugün Ulu Cami’nin bulunduğu mevkide karar kılar. Söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır, gönülleri hoş edilir.
Ancak yaşlı bir kadıncağız “Evim de evim!” diyerek feryadı tutturur. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere “olmaz” der. Önce vezirler, sonra bizzat Sultan, kadının ayağına gider, iknaya çalışır. Ama o direnir.
Sultan Bâyezîd, caminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta Divan’ı toplar, çözüm yolu arar. Kadılar “mal onun değil mi?” derler, “satarsa satar, satmazsa satmaz!” Meclis çaresizlik içinde dağılırken Bâyezîd’in aklına damadı gelir. Emir Sultan’ı bulur, meseleyi anlatır. Mübarek sadece tebessüm eder.
“Acele etme!” der, “Bir gecede neler değişmez?”
İhtiyar kadın, o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. Kalabalıkta korkunç bir azap endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar âlemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz (s.a.v.)’in yanına koşar. Şefaate kavuşan kavuşana… Kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya mecâli yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. Feryad figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan’ı görür, “Herkes cennete gitti! Ben bir başıma kaldım burada!” der kadın…
Mübarek, o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar: “Kurtulmak istiyor musun?”
Kadın nefes nefese cevap verir: “ Hiç istemez miyim?”
“ Öyleyse sultanımızı üzme!”
Ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir. Üstelik önüne konulan ücreti de camiye bağışlar.