|
Beşizler (Masal)
Bir kabukta beştiler, yeşildiler, kabuk yeşildi, ortalığı yemyeşil zannediyorlardı; dünyanın düzeni böyledir zaten. Kabuk büyüdü, bezelyeler büyüdü; usule uyarak, düz çizgi halinde sıraya dizildiler. Güneş kabuğu ısıtıyor, yağmur şeffaflaştırıyordu. En güzel çağlarıydı. Bezelyeler durmadan irileşiyor, gittikçe fazla kafa yoruyorlardı: bir şey yapmaları lâzımdı. İçlerinden biri sordu: Kaderimizde hep böyle hareketsiz durmak mı var bizim? Allah vere de, kımıldamamak yüzünden sertleşip, kazık kesilmesek! Halbuki bu kabuğun dışında bir şeyler olması lâzım gibime geliyor benim. Haftalar geçti, bezelyeler sarardı, kabuk da öyle. Dünya sapsarı, diyorlardı, pek de hakları yok değildi. Birden bir sarsıntı hissettiler; bir insan eli kabuğu koparıp, birçokları ile birlikte torbaya tıkmıştı. Hah! hah! artık bizi açacaklar dediler bezelyeler. Sevinçten kaplarına sığamıyorlardı. İçlerinde en küçüğü, İçimizden hangimiz, bu dünyada işini yoluna koyabilecek, bilmek isterdim, dedi.
En irisi:
— Tam patlangacıma göre bezelyeler deyip, birini sürüp attı. Arkadan gelen ikisi, Şöyle bir uyku kestirelim dediler. Bu dünya ne gürültülü yer böyle! Kafamız çatladı!
Gene de çocuğun eline geçtiler; o da, her ikisini birden fırlattı.
Bir defa daha, İş olacağına varır dedi. Anne: Küçük kız, kardeşinin yanına gidecek, derdi içinden. Varım yoğum bu iki yavrucaktı, onları yetiştirmek benim için ağır bir yüktü. Allah yükümü hafifletmek için benimle paylaştı, birini elimden aldı. Bıraktığı bende kalsın diye içim titriyor! Ama onun niyeti galiba onları birleştirmek, zavallı kızcağızım yakında beni yalnız bırakıp gidecek. Çocuk gitmiyor, derdini sessizce, sabırla çekiyordu; annesi gündeliğe, çalışmaya gittikçe uslu uslu oturuyordu. İlkbahar geldi. Bir sabah kadın işe gitmeye hazırlanırken, güneş tatlı, güleç ışıklarını pencerenin arkasından, hasta çocuğun yatağına kadar uzattı. Çocuk, pencerenin alt camına bakarak sordu: Orada gördüğüm, rüzgârda sallanan yeşillik nedir öyle? Anne pencereyi araladı: Aa! dedi. Şuracıkta yeşermiş bir bezelye, yaprak bile sürmüş. Bu çatlağa nerden girmiş? Senin bahçen olsun, oyalanırsın.
Bezelyenin büyüdüğünü görsün diye, çocuğun yatağını pencerenin yanma çekip, işe gitti. Bu kadar mutluluğa inanamıyan anne, İnşallah! dedi. Çocuğun içini ferahlatan bezelyeye candan teşekkür etti. Rüzgârdan kırılmasın diye destek koydu, etrafına sarılsın diye pencereye bir de ip bağladı. Küçük bezelye bu durumdan son derece faydalanıyordu. Kadıncağız bir sabah, çiçek veriyor dedi. Artık içinde kızının iyileşeceği ümidi belirmişti. Evet, çocuk bu son günlerde cıvıl cıvıl konuşmuş, bezelyenin büyümesini neşeyle seyretmek için yatağında yardımsız doğrulmuştu. Bir hafta sonra çocuk ilk defa olarak yatağından kalkıp, bir saatten fazla dışarda kaldı. Açık pencerenin önünde, güneşte mesuttu. Açılmış pembe beyaz bezelye çiçeğini seyretti. Uzanıp, nazlı çiçeğe bir öpücük kondurdu. Bu, onun için hakikî bir bayram günüydü. Asıl bayram annesininkiydi. Sen Allah’ın sevgili kulusun, bu bezelyeyi kendi eli ile dikti, senin için yetiştirdi. Annenin kalbine sevinç doldurdu diyor ve Allah’ın bir meleği imiş gibi cici çiçeğe gülümsüyordu. Öteki bezelyeler ne oldu? diyeceksiniz. Var mı beni tutan! diyerek dünyaya güvenle atılan ilki dama düştü, güvercine yem oldu. Kuşun karnındaki durumu, yunus’un balina’nın karnındaki halinden bes beterdi. Akılları fikirleri uykuda olan tembeller, aynı yolun yolcusu oldular, hiç değilse bir işe yaradılar. Güneşe ulaşmayı düşünen ikinci, yağmur oluğuna düştü. Kirli suda haftalarca, aylarca kaldı, şiştikçe şişti. Ah, ne kadar tombullaşıyorum, diyordu. Yusyuvarlacık oldum. Patlıyacak gibi oluyorum. Hayır, dünyada kimsenin işi böyle tıkırında gitmemiştir. Beşimizden en akıllısı ben çıktım. Bu sırada genç kız, gözleri sevinçten pırıl pırıl, yanakları sıhhatten pembe pembe, pencerede durmuş, küçük ellerini bezelye çiçeğinin üstünde birleştirerek, onu gönderen Tanrı’ya şükrediyordu.
Yağmur oluğu: |