Adam berbere gider. Çoğu gibi bu berber de konuşmayı, la
tife yapmayı sevenlerdenmiş. Müşterisine sorar:
“-Delikanlı nerelisin?”
“-Erzurumlu’yum.”
“-‘Dadaşım’ desene!” ‘Dadaşlık’ Erzurumlu’nun nefsine hoş
gelmez mi, delikanlı övünürcesine;
“-He ya! Tabii ki Dadaşım!” demiş. Berber, ilk salvosunun
isabet ettiğini, müşterinin daha ilk cümlede havaya girme
sinden anlamış. Bir taraftan tıraş suyunu ısıtırken, sabunu
nu fırçasını hazırlarken, usturasının bıçağını değiştirirken…
bir taraftan da konuşmaya devam etmiş:
“-Geçenlerde de senin gibi bir müşterim geldi. O da senin
gibi, sert bakışlı, yakışıklı, babayiğit bir delikanlıydı. Benim
su, sabun, fırça hazırladığımı görünce; ‘Ustam!’ dedi, ‘Ben
Erzurumlu’yum. Dadaş’ım yani. Biz öyle sulu sabunlu tıraş
olamayız.’ ‘Nasıl olacak?’ dedim. ‘biz Dadaş’ız, doğrudan
usturayı çal!’ dedi. Hayatta hiç öyle tıraş yapmamıştım. Gı
kını bile çıkarmadan sakal tıraşını oldu. Bravo dedim, doğ
rusu.” Dikkatle dinleyen koltuktaki delikanlı;
“-He ya! Biz Dadaşlar susuz sabunsuz tıraş oluruz. İyi ki
hatırlattın. Beni de öyle tıraş et.”
Berber maksadına ulaşmıştır. Başlar, delikanlının kupkuru
yüzüne ustura sürmeye. Delikanlı tekrar tekrar dişini sıkar,
gözünü uzun uzun yumar, konuşma, muhabbet kesilmiştir…
Biraz sonra birkaç yerde kesik oluşur, pamuk basılır… Der
ken delikanlının gözlerinden -istem dışı- şıpır şıpır yaşlar
akmaya başlar. ve artık durum dayanılamaz noktaya ula
şınca -yalvarmalı bir eda ile- berbere;
“-Ustaam, gardaaş… Ben de Dadaş’ım! Ama, Erzurum’un
biraz kıyıcığındanım!” demeye koyulur.