Ay Dedi Ki (Masal)

Ay geceleri durmadan geziyordu. Gördüklerini yoksul bir yazara anlattı. Yazar da oturup yazdı:
Ay bana dedi ki:
Dün gece, küçük bir avluyu aydınlatıyordum. Derme çatma yapılmış kümeste, bir tavuk ve civcivler uyukluyordular.

O sırada küçük bir kız avluya çıkıp kümese yaklaştı. Anlaşılan civcivleri çok merak ediyordu. Tavuğu uykusundan uyandırdı. Civcivler «Cik! Cik!» diye ayaklandılar.

Küçük kız ellerini çırparak neşeyle haykırıyordu. Tavuk, yavrularını korumaya hazırlandı. «Gıt, gıt, gıdak!» diye sesler çıkartarak kanatlarını gerdi, göğsünü kabarttı.

Gürültüler üzerine, babası bahçeye çıktı, küçük kızı kümesten uzaklaştırdı.
Kızcağız eve girince, ben de artık avluya bakmadım ve onları unuttum.
Ertesi gece, o avluya gene gözüm kaydı. Ortalıkta kimseler yoktu. Bir süre sonra küçük kız gene göründü. Yavaşça kümese yaklaştı. Kapıyı araladı ve içeriye süzüldü.

Kümesin parmaklığı arasında onun içerde ne yaptığım gözetledim. Doğrusu ya, merak ediyordum.
Uyukluyan tavuğun yanına sokuldu. Ona dokunmak istedi. Tavuk birden kanatlarını açıp hopladı. «Gıt, gıt, gıdak!» diyerek kıyameti kopardı. Kümesi fırdolayı dönüp durdu. Civcivler oradan oraya korkuyla kaçışıyorlardı.

Ne yalan söyliyeyim, küçük kızın yaptıklarını doğru bulmuyordum, ona gücenmiştim.
Babası koşup geldi, kızını azarladı. «Oh, çok iyi oldu, bunu hak etmişti yumurcak!»; diye düşündüm.
Babası onu elinden tutmuş eve doğru sürüklüyor ve azarlamaya devam ediyordu.
Bu sırada minik kız sarı bukleli başını kaldırdı ve babasına baktı. Mavi gözlerinden yaşlar akıyordu.

Babası:
— Bir de sıkılmadan ağlıyorsun! Diye bağırdı. Kümeste işin ne senin gece vakti?..
Yavrucak, ağlıya ağlıya cevap verdi.
— Dün gece, tavuk benim yüzümden çok korkmuştu, babacığım.. Ondan özür dilemeye gelmiştim...
Adamın yüz çizgileri gevşedi. Kızına sevgiyle baktı, kucağına alıp öptü.»
Bir başka gece ay bana dedi ki:
«Kıyıda büyük bir ormanlık var. Arada sırada ışıklarımı üzerine gönderiyorum. Ama ağaçların dalları öyle sık ki, ormamn içerlerini bazan görmekte zorluk çekiyorum.

Ormanın bitimide, az ötede, ışıltılı deniz uzanıyor. Kıyı yolundan bazı kimseler gelip geçiyor. Ama, beni orman, bütün görkemiyle kendine çekiyordu.

Ormanı seyretmesine doyum olmuyor. Bu güzelliğin değeri biliniyor mu, acaba?
Dün gece, sahil yolunda, kerli ferli, keyifleri yerinde, iki şişman adam dolaşıyorlardı.
Biri ormanı göstererek:
— Şuraya bakın, dedi. Şu ağaçların hey betine bakın!..
Öteki umursamazlıkla şöyle dedi:
— Ağaç dedin de hatırıma geldi...
Bu sene, kış zorlu olacakmış... Odunumuzu şimdiden almalıyız.
Ağaçlara bakarak konuşa konuşa gözden kayboldular.
İki kişi daha göründü. Biri:
— Yol bozulmuş, dedi.
Öbürü fikir yürüttü:
— Orman yakın ondan... Arabalar kereste yüklemek için gelip gittikçe yolu bozuyorlar...
Onlar da geçip gittiler.
Derken bir yolcu arabası sökün etti. İçindeki yolcuların hepsi de uyukluyorlardı. Kimse başını çevirip ormana bakmadı bile.

Yolcu arabası gittikten sonra, iki atlı göründü. İki genç adam, atlarına binmiş geziniyorlardı. İçimden: «Eh, bunlar ormana gereken değeri verirler» diyordum. Ne gezer? Başını çevirip bakmadılar bile. Denizi seyretmeyi yeğlediler. Kırçiçekleri burcu burcu kokuyorlardı. Deniz, gökle birleşmiş gibiydi.

Bir araba, tozu dumana katarak yaklaştı. Yolculardan dördü, başları önlerine düşmüş horulduyorlardı. İkisi uyanıktı, ama kendi dünyalarına çekilmişlerdi. Birisi, yeni giydiği elbiselerinden gözünü ayırmıyordu.

Öteki, arabacıya seslenerek ilerde gördüğü duvar kalıntılarının ne olduğunu sordu.
Arabacı:
— Yıkıntı, dedi.
— Nasıl yıkıntı?
Arabacı kamçısını şaklattı ve çan sıkıntısıyla söylendi:
— Basbayağı yıkıntı işte... Hem, sen taş yığınlarına bakacağına, şu ormana bir gözatsana... Eni konu, işe yarıyor...

Yolcu ilgilendi:
— İşe mi yarıyor? Nasıl?
Arabacı konuşmasını sürdürdü:
— Öyle ya... Kışın kar her yanı kaplar.
Yol, mol görünmez olur... Ama, ormana bakarak yolumu bulurum. Gideceğim yönü kestiririm... Orman olmasa...

Yolcu, arabacının söylediklerini sonuna kadar dinlemedi. Başını öbür yana çevirdi.
Bir süre sonra, uzun saçlı bir delikanlı, salma salma geçti. Durup durup ağaçlıkları hayranlıkla süzüyordu. «Ah» dedim. «İşte ormanın değerini bilen bir kimse...»

Bir şiir mırıldandı. Ormanın derinliklerinde arada sırada bülbül ötüşleri duyuluyordu.
Delikanlı kendi kendine:
— Güzel bir görünüm, dedi. Yarın, buraya gelip resim yapabilirim...
Sonra, bir kız çıkageldi. Eski püskü giysileri içinde zayıf vücudu belli belirsizdi. Topladığı çalı çırpıları yüklenmişti.

Ormanın kıyısına geldiğinde, yükünü indirdi. Sırtını bir ağaca dayadı. Ormanın derinliklerine bakarak gözlerini yumdu, göğüs geçirdi.

Sonra, ışıl ışıl parıldayan denize baktı, yeniden dönüp ormana baktı, başını kaldırdı, bana gülümsedi.

«Oh! Yorgunluğum gitti...» Diye mırıldandı.
Sorsanız, bu yoksul genç kız, o andaki duygularını dile getirmekten yoksundu. Ama, ben onu çok iyi anlıyordum.

Herkesin sırt çevirdiği bu güzellik kızcağıza epeyce yararlı olmuştu. Ona yorgunluğunu unutturmuş, yeniden yaşamı sevdirmiş ve yeniden güç kazandırmıştı.»

Bir gece ay bana dedi ki:
«Ağaçlarla çevrili yanyana iki ev gördüm. Eski yapı oldukları için göz okşayıcı bir görünüşleri yoktu. Etrafı çalı ve otlarla kaplıydı. Binaların cephesine ve yanlarına pencereler gelişi güzel serpiştirilmişti.

Bahçeye patates ekmişlerdi. Bahçenin kıyısında bir ağacın altında küçük bir kız kımıldamadan duruyordu. İki ev arasında dalları kuruyup dökülmüş kaim gövdeli bir ağaçtan gözlerini ayırmıyordu. Ağacın kupkuru gövdesinin en yüksek yerinde bir leylek yuva yapmıştı. Leylek yuvada tek ayak üzerinde duruyor, arada bir gagasını takırdatıyordu.

O sırada, bir yaş büyük görünen bir erkek çocuğu çıkageldi. Kardeşinin yanına sokuldu ve sordu:
— Neyi seyrediyorsun öyle?
Küçük kız cevap verdi:
— Leyleğe bakıyorum. Bize, kız yada oğlan bir kardeş getirecekmiş. Komşu kadın söyledi. Bakalım, getirecek mi? Durup bekliyelim.

Erkek çocuk:
— Komşu kadın bana da aynı şeyleri söyledi.. Gülüyordu, sözlerine inanmadım...
«Gerçekten bebeği leylek mi getirecek?» diye sordum. Cevap vermedi. Çocukları «mahsus» aldatıyorlar.. Şaka yapıyorlar..

Küçük kız şaşırdı:
— Peki, bebeği kim getirecek öyleyse?
Çocuk kısa bir süre düşündü ve:
— Herhalde bir melek getiriyor olmalı, dedi. Giysilerinin altında gizleyip getiriyor...
— Kimse görmüyor mu meleği?
— Hayır... Melekler görünmez ki...
O anda, bir rüzgâr esti. Karanlıkta dallar hafifçe sallandılar. Çocukların altında durdukları ağacın bir dalı çatırdadı.

İki çocuk şaşkın şaşkın bakıştı. Birbirlerine iyice sokulup elele tutuştular. Akıllarına ilk gelen şey, bir bebek getirecek olan melekti.

Derken evin kapısı açıldı. Komşu kadının onları çağıran sesi duyuldu:
— Haydi, çocuklar gelin! Bakın, leylek ne getirdi size! Çocuklar koşarak geldiler. Küçücük kız sordu.

— Ne getirdi?
— Bir erkek kardeş...
Çocuklar hayret etmediler. Bir bebeğin geldiğini çoktan hissetmişlerdi..»
Ay bana dedi ki:
«Küçücük bir kız çocuğu». «İki gözü iki çeşme» ağlıyordu dün gece. Bir akrabası güzel bir bebek hediye etmişti ona. Yaramaz erkek kardeşleri bunu çekememişler. Bebeği elinden kapıp bir ağacın dalları arasına saklamışlardı.

Minik kız ağaca çıkamıyordu. Yaşlı gözlerini dalların arasında görünen bebeğine dikmiş bakıyordu. Bebecik de ona bakıyordu. Kimbilir, belki, aşağıya inemediği için ağlıyordu o da...

Birazdan küçük kız, içeri girip yatacaktı. Ama, bebeğinin geceyi dışarda geçirmesine gönülcüğü razı olmuyordu.

— Bebeğim, diye seslendi. Sabaha kadar seni burada bekliyeceğim. Seni yalnız bırakmıyacağım. Üzülme, emi?...

Çevresine bakındı. Otlar ve çiçekler üstünde pırıltılar gördü. Bunlar gece perileri miydi dersiniz? Ellerini uzatmışlar, ağaçtaki bebeyi gösteriyorlardı birbirlerine.

Küçücük kız çok korktu. Minicik kalbi küt küt atıyordu:
— Ama, ben kötü birşey yapmadım ki...
Periler beni neden cezalandırsın?... Dur, bakayım, düşüneyim bu günlerde kimseyi incittim mi?.
Küçük kız, düşünüp taşındı. Minicik dudaklarını bükerek üzüntülü bir sesle mırıldandı:
— Bugün, kardeşlerim kedinin kuyruğuna teneke bağlamışlardı. Çok gülmüştüm. Ama, gülünmeyecek gibi değildi ki... Bu kedinin gücüne gitmiş olabilir...

Sonra başını kaldırıp bebeğine seslendi:
— Kediye sen de güldün mü yoksa?...
Dallar arasında bebek başını salladı gibi geldi ona...
Ay dedi ki:
«Subay giysilerini ilk kez sırtına geçiren delikanlı mutludur. Kar gibi beyaz güzel gelinliğini giyen genç kız mutludur. Ama dört yaşlarında bir kız çocuğunun mutluluğunu hiç gördünüz mü?

Dün gece gördüm. Ona mavi bir elbise giydirmişlerdi. Başında pembe renkli şapkasıyla bir taş bebek kadar güzeldi.

Küçücük kollarını açıp kapıyor, minik parmaklarını oynatıyordu.
Sevinçten yanakları al al olmuştu. Gözleri ışıl ısıldı.
Annesi:
— Yarın yeni giysilerinle gezip dolaşacaksın, dedi.
Küçük kız, gözlerini yeni elbisesinden ayırmadan sevinçle:
— Anneciğim, dedi. Köpeğimiz ve yavruları beni görünce tanımakta güçlük çekecekler ama... Ay dedi ki:

«Bir gece, Kopenhang kentinde bir evin çamından baktım. Anne ve baba çoktan uyumuşlardı. Küçük oğulları uyumuyordu. Yatağının çiçek işlemeli perdeleri aralandı çocuk dışarı süzüldü.

Gecenin bu saatinde, neden uyanıp kalkmıştı bu çocukcağız? Duvarda kırmızı yeşil çiçekli guguklu bir saat vardı. Yere uzanan rakkas sağa sola gidip geliyor, «tik! tak!» Diye sesler çıkartıyordu.

Çocuk saate yaklaştı. Saatin zincirleriyle oynayacak sanmıştım. Ama, saate dokunmadı. Onun asıl ilgisini çeken şey, başkaydı. Saatin altında duran yün çıkrığından gözlerini ayırmıyordu. Annesinin yün eğirdiği bu basit aygıta bakıyordu.

Birçok kez, annesinin baş ucuna dikilir küçük tekerleğin dönüşünü seyrederdi. Bir defacık olsun, punduna getirip de, bu tekerleği döndürmemişti.

Çıkrığa dokunmaktan çekiniyordu. Annesi yada babası uyanacak olursa, onu bir güzel paylardı sonra.
Odanın öbür köşesine göz attı. Babasının horultusuna, annesinin düzenli soluyuşlarına kulak verdi. O sırada, yorgan tekmelendi ve bir ayak göründü.

Çocuk kımıldamadan durdu. Başına geleceklere boyun eğerek bekledi. Ama, yataktan kalkan olmadı. Uyudukları kanısına vardıktan sonra, çıkrığa yaklaştı.

Annesinden gördüğü biçimde, tekerleği döndürmeye ve ipliği sarmaya başladı. Tekerlek döndükçe hızı artıyordu. Çocuk büyük bir merak ve istekle işine koyulmuştu.

Küçüğün bu davranışını çok beğenmiştim. Demek ki, öğrenmek isteği ile uykusuzluğu göze almıştı. Işıklarımı odanın içine bol bol döktüm. Kıvırcık saçlı küçük başım okşadım.

Çıkrığın hafif gürültüsünden annesi uyandı. Kadın yatağından doğrulup baktı. Gecenin bu vaktinde odada duyulan gürültüler haklı olarak onu korkutmuştu. Kocasını uyandırdı.

Adam, gözlerini kırpıştırarak odayı araştırdı. Duvarın dibine çömelmiş çocuğu gördü ve:
— Hay Allah, bizim Bertel bu! Dedi.
Çok beklemeyip odadan uzaklaştım. Görülmeye değer, kimbilir daha neler oluyordu yeryüzünde.
Ay dedi ki dün gece:
«Frankfurt kentinin üstündeydim. Bir bina gözüme ilişti. Size bir kralın sarayından veya ünlü bir kişi oğlunun oturduğu apartmandan söz edecek değilim. Yeşil boyalı, büyük bir evdi gördüğüm.

Pencere açıktı, içeriye süzüldüm. Hizmetçiler yaşlı bir kadını bir sedyeye yatırmışlar taşıyorlardı. Odada bulunanların ellerinde tuttukları lâmbalar ortalığı gündüz gibi aydınlatıyordu.

Bu saygı değer bir kadındı anlaşılan. Çevresindekiler çok saygılı davranıyorlardı.
Ev sahibi adam, götürülen yaşlı kadına yaklaştı, şapkasını çıkartarak eğildi ve elini öptü. Oysa kadının oğluymuş.

Yaşlı kadın, kendine hizmet edenlere ve oğluna son bir kez baktı. Yüzü mutluydu.
Hizmetçiler, yaşlı kadını evden çıkardılar. Daracık, eğri büğrü sokaklardan geçerek eski küçük bir evin önünde durdular.

Yaşlı kadının gençliğini geçirdiği evdi burası. Çocuğunu burada doğurmuş, burada büyütmüştü. Zaman geçmiş, oğlu zengin olup büyük bir eve taşınmıştı. Uzun yıllar çile çeken annesini bu kulübede bırakamazdı kuşkusuz ki... Yanına aldı. Saygı ve sevgisini esirgemedi.

Yıllar geçti, kadın, öleceğini anlayınca, kulübeye dönmek istemişti. Onu kulübede bir yatağa yatırdılar.

— Çocuğumun geleceği de bu evde doğmuş sayılır... Burasını bırakırsam, oğlumun geleceği de değişebilir, diyordu. Bu saçma bir inanıştı.

Ama, ana kalbi böyle istiyordu, böyle olmalıydı.» Ay dedi ki:
«Sabah olmamıştı. Yeryüzünden çekilip gitmem için zaman vardı. Büyük bir kentteydim. Yataklarında uyuyanlar henüz uyanmamışlardı. Hiçbir bacanın tütmeyişinden bunu anlıyordum.

Damları gözden geçiriyordum. Bir bacadan küçük bir baş göründü birden. Sonra kendini dışarı çekti. Yarı beline kadar dışarı sarktı bir çocuk:

— Oh, dünya varmış, dedi. Ne güzel manzara!..
Baca temizleyicisi çocuk söylüyordu bu sözleri. Bir baca temizleyicisinin yanında çıraklık yapıyordu. Ama, bir dama ilk kez çıkmıştı. Bir kenti, bu yükseklikten seyretmenin kıvancını ilk kez duyuyordu. Kir pas içindeydi.

Bu hayranlık uyandıran görünüm, baca içinde deminden beri yorucu didişmenin yorgunluğunu unutturuvermişti ona.

İyi ki, zorlu bir rüzgâr esmiyordu. Yoksa, küçük işçinin keyfi uzun sürmeyecekti. Şimdi uzun süre damda kalabilir, uzakta görünen ormanı ve çeşitli yapılan kıvançla seyredebilirdi.

Neredeyse gün ışıyacaktı. İs ve kuruma bulanmış yüzünde ışıltılı bir gülümseme belirdi.
— Pencrelerinden bakan herkes beni görür, diye düşündü. Çünkü epey yükseklerdeyim. Ay’a bile herkesten çok yakın sayılırım. Ah, ne güzel!...

Elindeki süpürgeyi kaldırdı. Bir zafer kıvancı içine bağırdı:
— Yaşasın!..
Ay dedi ki:
Küçük bir kenti aydınlatıyordum. Eski bir evin kuytu odasında ayı oynatan bir çingene satın alabildiği ucuz yemeği atıştırıp duruyordu.

Ayısını, avluda odunluğun yanında bir yere bağlamıştı. Adını «Bruyin» koymuştu. Hayvancağızın hiç kimseye zararı dokunmuyordu. Ama, ayı olduğu için ondan korkup kaçıyorlardı.

Bitişik avluyu aydınlattım. Bundan yararlanan çocuklar, saklambaç oynamaya başladılar. Yaşları, dört yada beş arasındaydı.

O sırada, homurtular duyuldu. Çocuklar şaşırıp birbirlerinin yüzüne baka kaldılar. Gelen, bir canavar mıydı dersin?

Ayı Bruyin, iri vücuduyla göründü. Ne de korkutucu bir görünüşü vardı? Anlaşılan avluda yata yata canı sıkılmıştı. Çocukların neşeli bağırışlarını duyunca, ipini koparmış ve avluya girmişti.

Çocuklar, ayıyı karşılarında görünce donup kaldılar. Herbiri kaçacak delik aradı. Ayı, havayı kokladı ve onların saklandıkları yeri birer birer dolaştı.

Çocuklardan biri, onun zararsız olduğunu görünce, gizlendiği yerden çıktı ve şöyle bağırdı:
— Boşuna korktuk!. Bu canavar değil... Olsa olsa kocaman bir köpek...
Öteki:
— Oyuna o da girsin, dedi. Gizlendiğimiz yeri buldu.. Bu akıllı bir hayvan!.
Böylece, Bruyin de oyuna katılmış oldu. Yere upuzun uzanıverdi. Çocuklar üstüne çullandılar. Kimi sırtına biniyor, kimi kulaklarını çekiyordu. Çocuklardan biri mızıkasını öttürdü.

Mızıka sesi, hayvancağızı devinişe geçirdi, yerinden doğruldu. Sustu durarak oynamağa başladı.
Çocuklar bunu görünce çılgınca bağrışmaya başladılar. Bir çocuk, tahta tüfeğini omuzuna geçirdi. Eline bir değnek verilen ayı çocuktan görerek, çomağı omuzuna götürdü. Çocukların neşesine son yoktu. Her kafadan bir ses çıkıyordu:

— Haydi, marş!... Yürüyelim arkadaşlar…
Avluya bakan kapılardan biri açıldı bir kadın göründü. Olanları görünce bir çığlık kopardı. Neredeyse saçını başını yolacaktı. Beti benzi atmıştı. Korkudan irileşen gözlerle çocuklara baktı.

Üç yaşında, sarı bukleli bir çocuk annesine doğru koşarak sevinçle:
— Anneciğim, dedi. Bak ne güzel oynuyoruz...
Ayının sahibi de gürültüleri duyarak koşup geldi. Ayıyı götürdü.
Ay bana dedi ki:
«Çocukları severim çok iyi yüreklidirler, cana yakın olurlar. Beni seyretmesine bayılırlar. Ama, beni düşünmedikleri zamanlar da olur. Ben, böyle anlarında bile onları yalnız bırakmam... Perdelerin arasından odalarına süzülürüm.

Yataklarına girmek için hazırlanırlarken onlara yeter aydınlığı sağlarım. Çünkü anneleri ışığı söndürüp gitmiştir.

Yorganlarının altından küçücük omuzları, ince kolları görünür. Çoraplarını çıkarırlarken ufacık ayaklarını da görürüm. Ve annelerinin yaptığını ben de yaparım. Bu minicik ayakları öperim...

Size uzun boylu bunlardan söz edecek değilim. Anlamak istediğim başka şeyler var.
Bir gece, perdesi olmayan bir pencereden kolaylıkla odaya girdim. Bu odada bir aile barınıyordu. Çocuklarının sayısı oldukça kabarıktı. En küçüğü, bir kız çocuğu idi.

Üç yada dört yaşındaydı. Anne ve babasından gördüklerini yapmaya özeniyordu. Anne ve babası, dua mı ediyorladı. Hemen o da minik ellerini yukarıya kaldırıyordu.

Yatmadan önce, annesi yatağına ilişir, küçük kızının dua etmesi gerektiğini söylerdi. Kız, duadan sonra, annesinin onu öpecegini ve ışığı söndürüp gideceğini bilirdi. Ondan sonra gelsin, mışıl mışıl uyku!

Bir gece, yatak odasında «kıyametler» kopuyordu. Çocuklar bir türlü yataklarına girmek istemiyorlardı.

Beyaz geceliği içinde çocuklardan biri sözde «leylek olmuştu», tek ayağı üzerinde durmaya çalışıyordu. Öteki, bir sandalye üzerinde heykel gibi kımıldamadan durulur mu, durulmaz mı, denemekteydi.

Öbürleri ise, bir köşede evcilik oynuyorlardı. Ötede anneleri küçük kızı yatağına yatırmıştı. Dua etmesi için çocukların susmasını bekliyordu. Sonunda güçlükle onları susturdu.

Minik kız ellerini kaldırmış, annesinin söylediği sözcükleri yinelemeğe hazırlanıyordu. Kadın mırıldandı:

— Tanrım... Gerek duyduğumuz ekmeği bizden esirgeme...
Kızcağız bu sözcükleri yineledi:
— Tanrım... Gerek duyduğumuz ekmeği bizden esirgeme...
Küçük kız söylenileni tekrarlarken annesinin birşey dikkatini çekti ve sözünü kesti:
— Ne diyorsun anlamıyorum... Ağzında kimi sözcükleri geveleyip duruyorsun...
Söyle bakayım, o dediklerin nedir?...
Minicik kız, durakladı. Kaçamak bakışlarla annesini süzdü.
— Darılmayacaksım, değil mi, anneciğim? Dedi,
— Hayır, darılmayacağım. Söyle bakalım, neymiş?...
Minicik ellerini yeniden birleştirdi ve sözleri tane tane söylemeğe başladı:
— Tanrım.. Gerekli olan ekmeği bizden esirgeme...
Sonra da yutkunarak ekledi:
— Bol tereyağlı ve reçelli olsun, emi?»

Hans Christian Andersen