|
Ay Dedi Ki (Masal)
Ay geceleri durmadan geziyordu. Gördüklerini yoksul bir yazara anlattı. Yazar da oturup yazdı: O sırada küçük bir kız avluya çıkıp kümese yaklaştı. Anlaşılan civcivleri çok merak ediyordu. Tavuğu uykusundan uyandırdı. Civcivler «Cik! Cik!» diye ayaklandılar. Küçük kız ellerini çırparak neşeyle haykırıyordu. Tavuk, yavrularını korumaya hazırlandı. «Gıt, gıt, gıdak!» diye sesler çıkartarak kanatlarını gerdi, göğsünü kabarttı.
Gürültüler üzerine, babası bahçeye çıktı, küçük kızı kümesten uzaklaştırdı.
Kümesin parmaklığı arasında onun içerde ne yaptığım gözetledim. Doğrusu ya, merak ediyordum.
Ne yalan söyliyeyim, küçük kızın yaptıklarını doğru bulmuyordum, ona gücenmiştim.
Babası: Ormanın bitimide, az ötede, ışıltılı deniz uzanıyor. Kıyı yolundan bazı kimseler gelip geçiyor. Ama, beni orman, bütün görkemiyle kendine çekiyordu.
Ormanı seyretmesine doyum olmuyor. Bu güzelliğin değeri biliniyor mu, acaba? Yolcu arabası gittikten sonra, iki atlı göründü. İki genç adam, atlarına binmiş geziniyorlardı. İçimden: «Eh, bunlar ormana gereken değeri verirler» diyordum. Ne gezer? Başını çevirip bakmadılar bile. Denizi seyretmeyi yeğlediler. Kırçiçekleri burcu burcu kokuyorlardı. Deniz, gökle birleşmiş gibiydi. Bir araba, tozu dumana katarak yaklaştı. Yolculardan dördü, başları önlerine düşmüş horulduyorlardı. İkisi uyanıktı, ama kendi dünyalarına çekilmişlerdi. Birisi, yeni giydiği elbiselerinden gözünü ayırmıyordu.
Öteki, arabacıya seslenerek ilerde gördüğü duvar kalıntılarının ne olduğunu sordu.
Yolcu ilgilendi:
Yolcu, arabacının söylediklerini sonuna kadar dinlemedi. Başını öbür yana çevirdi.
Bir şiir mırıldandı. Ormanın derinliklerinde arada sırada bülbül ötüşleri duyuluyordu. Ormanın kıyısına geldiğinde, yükünü indirdi. Sırtını bir ağaca dayadı. Ormanın derinliklerine bakarak gözlerini yumdu, göğüs geçirdi. Sonra, ışıl ışıl parıldayan denize baktı, yeniden dönüp ormana baktı, başını kaldırdı, bana gülümsedi.
«Oh! Yorgunluğum gitti...» Diye mırıldandı. Herkesin sırt çevirdiği bu güzellik kızcağıza epeyce yararlı olmuştu. Ona yorgunluğunu unutturmuş, yeniden yaşamı sevdirmiş ve yeniden güç kazandırmıştı.»
Bir gece ay bana dedi ki: Bahçeye patates ekmişlerdi. Bahçenin kıyısında bir ağacın altında küçük bir kız kımıldamadan duruyordu. İki ev arasında dalları kuruyup dökülmüş kaim gövdeli bir ağaçtan gözlerini ayırmıyordu. Ağacın kupkuru gövdesinin en yüksek yerinde bir leylek yuva yapmıştı. Leylek yuvada tek ayak üzerinde duruyor, arada bir gagasını takırdatıyordu.
O sırada, bir yaş büyük görünen bir erkek çocuğu çıkageldi. Kardeşinin yanına sokuldu ve sordu:
Erkek çocuk:
Küçük kız şaşırdı: İki çocuk şaşkın şaşkın bakıştı. Birbirlerine iyice sokulup elele tutuştular. Akıllarına ilk gelen şey, bir bebek getirecek olan melekti.
Derken evin kapısı açıldı. Komşu kadının onları çağıran sesi duyuldu:
— Ne getirdi? Minik kız ağaca çıkamıyordu. Yaşlı gözlerini dalların arasında görünen bebeğine dikmiş bakıyordu. Bebecik de ona bakıyordu. Kimbilir, belki, aşağıya inemediği için ağlıyordu o da... Birazdan küçük kız, içeri girip yatacaktı. Ama, bebeğinin geceyi dışarda geçirmesine gönülcüğü razı olmuyordu. — Bebeğim, diye seslendi. Sabaha kadar seni burada bekliyeceğim. Seni yalnız bırakmıyacağım. Üzülme, emi?... Çevresine bakındı. Otlar ve çiçekler üstünde pırıltılar gördü. Bunlar gece perileri miydi dersiniz? Ellerini uzatmışlar, ağaçtaki bebeyi gösteriyorlardı birbirlerine.
Küçücük kız çok korktu. Minicik kalbi küt küt atıyordu:
Sonra başını kaldırıp bebeğine seslendi: Dün gece gördüm. Ona mavi bir elbise giydirmişlerdi. Başında pembe renkli şapkasıyla bir taş bebek kadar güzeldi.
Küçücük kollarını açıp kapıyor, minik parmaklarını oynatıyordu. «Bir gece, Kopenhang kentinde bir evin çamından baktım. Anne ve baba çoktan uyumuşlardı. Küçük oğulları uyumuyordu. Yatağının çiçek işlemeli perdeleri aralandı çocuk dışarı süzüldü. Gecenin bu saatinde, neden uyanıp kalkmıştı bu çocukcağız? Duvarda kırmızı yeşil çiçekli guguklu bir saat vardı. Yere uzanan rakkas sağa sola gidip geliyor, «tik! tak!» Diye sesler çıkartıyordu. Çocuk saate yaklaştı. Saatin zincirleriyle oynayacak sanmıştım. Ama, saate dokunmadı. Onun asıl ilgisini çeken şey, başkaydı. Saatin altında duran yün çıkrığından gözlerini ayırmıyordu. Annesinin yün eğirdiği bu basit aygıta bakıyordu. Birçok kez, annesinin baş ucuna dikilir küçük tekerleğin dönüşünü seyrederdi. Bir defacık olsun, punduna getirip de, bu tekerleği döndürmemişti.
Çıkrığa dokunmaktan çekiniyordu. Annesi yada babası uyanacak olursa, onu bir güzel paylardı sonra. Çocuk kımıldamadan durdu. Başına geleceklere boyun eğerek bekledi. Ama, yataktan kalkan olmadı. Uyudukları kanısına vardıktan sonra, çıkrığa yaklaştı. Annesinden gördüğü biçimde, tekerleği döndürmeye ve ipliği sarmaya başladı. Tekerlek döndükçe hızı artıyordu. Çocuk büyük bir merak ve istekle işine koyulmuştu. Küçüğün bu davranışını çok beğenmiştim. Demek ki, öğrenmek isteği ile uykusuzluğu göze almıştı. Işıklarımı odanın içine bol bol döktüm. Kıvırcık saçlı küçük başım okşadım. Çıkrığın hafif gürültüsünden annesi uyandı. Kadın yatağından doğrulup baktı. Gecenin bu vaktinde odada duyulan gürültüler haklı olarak onu korkutmuştu. Kocasını uyandırdı.
Adam, gözlerini kırpıştırarak odayı araştırdı. Duvarın dibine çömelmiş çocuğu gördü ve: Pencere açıktı, içeriye süzüldüm. Hizmetçiler yaşlı bir kadını bir sedyeye yatırmışlar taşıyorlardı. Odada bulunanların ellerinde tuttukları lâmbalar ortalığı gündüz gibi aydınlatıyordu.
Bu saygı değer bir kadındı anlaşılan. Çevresindekiler çok saygılı davranıyorlardı.
Yaşlı kadın, kendine hizmet edenlere ve oğluna son bir kez baktı. Yüzü mutluydu. Yaşlı kadının gençliğini geçirdiği evdi burası. Çocuğunu burada doğurmuş, burada büyütmüştü. Zaman geçmiş, oğlu zengin olup büyük bir eve taşınmıştı. Uzun yıllar çile çeken annesini bu kulübede bırakamazdı kuşkusuz ki... Yanına aldı. Saygı ve sevgisini esirgemedi. Yıllar geçti, kadın, öleceğini anlayınca, kulübeye dönmek istemişti. Onu kulübede bir yatağa yatırdılar. — Çocuğumun geleceği de bu evde doğmuş sayılır... Burasını bırakırsam, oğlumun geleceği de değişebilir, diyordu. Bu saçma bir inanıştı.
Ama, ana kalbi böyle istiyordu, böyle olmalıydı.» Ay dedi ki: Damları gözden geçiriyordum. Bir bacadan küçük bir baş göründü birden. Sonra kendini dışarı çekti. Yarı beline kadar dışarı sarktı bir çocuk:
— Oh, dünya varmış, dedi. Ne güzel manzara!.. Bu hayranlık uyandıran görünüm, baca içinde deminden beri yorucu didişmenin yorgunluğunu unutturuvermişti ona. İyi ki, zorlu bir rüzgâr esmiyordu. Yoksa, küçük işçinin keyfi uzun sürmeyecekti. Şimdi uzun süre damda kalabilir, uzakta görünen ormanı ve çeşitli yapılan kıvançla seyredebilirdi.
Neredeyse gün ışıyacaktı. İs ve kuruma bulanmış yüzünde ışıltılı bir gülümseme belirdi.
Elindeki süpürgeyi kaldırdı. Bir zafer kıvancı içine bağırdı: Ayısını, avluda odunluğun yanında bir yere bağlamıştı. Adını «Bruyin» koymuştu. Hayvancağızın hiç kimseye zararı dokunmuyordu. Ama, ayı olduğu için ondan korkup kaçıyorlardı. Bitişik avluyu aydınlattım. Bundan yararlanan çocuklar, saklambaç oynamaya başladılar. Yaşları, dört yada beş arasındaydı. O sırada, homurtular duyuldu. Çocuklar şaşırıp birbirlerinin yüzüne baka kaldılar. Gelen, bir canavar mıydı dersin? Ayı Bruyin, iri vücuduyla göründü. Ne de korkutucu bir görünüşü vardı? Anlaşılan avluda yata yata canı sıkılmıştı. Çocukların neşeli bağırışlarını duyunca, ipini koparmış ve avluya girmişti. Çocuklar, ayıyı karşılarında görünce donup kaldılar. Herbiri kaçacak delik aradı. Ayı, havayı kokladı ve onların saklandıkları yeri birer birer dolaştı.
Çocuklardan biri, onun zararsız olduğunu görünce, gizlendiği yerden çıktı ve şöyle bağırdı:
Mızıka sesi, hayvancağızı devinişe geçirdi, yerinden doğruldu. Sustu durarak oynamağa başladı.
— Haydi, marş!... Yürüyelim arkadaşlar…
Üç yaşında, sarı bukleli bir çocuk annesine doğru koşarak sevinçle: Yataklarına girmek için hazırlanırlarken onlara yeter aydınlığı sağlarım. Çünkü anneleri ışığı söndürüp gitmiştir. Yorganlarının altından küçücük omuzları, ince kolları görünür. Çoraplarını çıkarırlarken ufacık ayaklarını da görürüm. Ve annelerinin yaptığını ben de yaparım. Bu minicik ayakları öperim...
Size uzun boylu bunlardan söz edecek değilim. Anlamak istediğim başka şeyler var. Üç yada dört yaşındaydı. Anne ve babasından gördüklerini yapmaya özeniyordu. Anne ve babası, dua mı ediyorladı. Hemen o da minik ellerini yukarıya kaldırıyordu. Yatmadan önce, annesi yatağına ilişir, küçük kızının dua etmesi gerektiğini söylerdi. Kız, duadan sonra, annesinin onu öpecegini ve ışığı söndürüp gideceğini bilirdi. Ondan sonra gelsin, mışıl mışıl uyku! Bir gece, yatak odasında «kıyametler» kopuyordu. Çocuklar bir türlü yataklarına girmek istemiyorlardı. Beyaz geceliği içinde çocuklardan biri sözde «leylek olmuştu», tek ayağı üzerinde durmaya çalışıyordu. Öteki, bir sandalye üzerinde heykel gibi kımıldamadan durulur mu, durulmaz mı, denemekteydi. Öbürleri ise, bir köşede evcilik oynuyorlardı. Ötede anneleri küçük kızı yatağına yatırmıştı. Dua etmesi için çocukların susmasını bekliyordu. Sonunda güçlükle onları susturdu. Minik kız ellerini kaldırmış, annesinin söylediği sözcükleri yinelemeğe hazırlanıyordu. Kadın mırıldandı:
— Tanrım... Gerek duyduğumuz ekmeği bizden esirgeme... |