Altın Çocuk (Masal)

Fakir bir oduncu bütün gün bin bir zahmetle topladığı odunları sırtına vurmuş, eve dönüyordu. Mevsimlerden kıştı. Orman bembeyaz bir kar örtüsü altında uyuyor, ağaç dallarından koca koca buzlar sarkıyordu. Hava o kadar soğuktu ki, dağlardan akan çağlayanlar bile donmuştu. Sanki dünya evleniyordu da gelinliğini giymişti. Zavallı hayvanlar, açlıktan ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Küçük sincaplar, çam ağaçlarının oyuklarına çekilmiş, burunlarını karınlarına bastırarak ısınmaya çalışıyor, tavşanlar donmamak için tostoparlak olmuş, yuvalarında yatıyorlardı. Oduncu sırtındaki yüke rağmen karları yararak ilerlemeye çalışıyordu. Bir ara ayağı takılıp, derin bir çukura düştü. Çıktığı zaman, görseydiniz tanıyamazdınız, çünkü değirmenciler gibi bembeyaz olmuştu. Bir defasında da ayakları buza takıldı. Saatlerce yürüdükten sonra, uzaktan köyün ışıkları göründüğü zaman sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Zavallıcık çok fakirdi ve karınlarını doyurmak için karda kışta çalışıyordu. Ama yaşamak yine de güzeldi ve bütün bu zahmetlere değiyordu. O sırada ormanın içinden bir bebek ağlaması duydu. Kulaklarına inanamadı önce, ama yeniden duyunca sırtındaki odunları bırakıp hızla koşmaya başladı. İyi kalpli oduncu, nihayet bir ağacın altında altın işlemeli bir elbise olduğunu gördü. Elbisenin altında bir şeyin kıpırdadığı belli oluyordu. Hemen elbiseyi açmaya başladı. Altın işlemeli elbiseye sarınmış dünya güzeli bir bebek çıktı! Oduncu çok şaşırmıştı. Çocuğu burada ölüme terk etmek doğru bir şey değildi. “Ben de fakirim, ama çocuğu burada bırakamam. Onu eve götüreyim, karım kendi çocuklarımıza baktığı gibi ona da bakar.”diye düşündü. Çocuğu alıp elbiseye sardı ve köye doğru yürümeye başladı. Nihayet köye vardı.

Karısı kapıyı açtığı zaman, kocasını sağ salim görünce çok sevindi. Sırtından yükünü aldı, sonra ayakkabılarını çıkarıp içeri girmesini söyledi. Adam:

— Yalnız, ormanda bir şey buldum, onu da yanımda getirdim.
Kadın biraz şaşırdı:
— İyi yapmışsın, dedi. Birçok eksiğimiz var. Hadi göster bana, belki bir işe yarar.
Bunun üzerine oduncu kumaşı açarak, bebeği gösterdi. Kadın bebeği görünce ne yapacağını şaşırdı:
— Eyvahlar olsun! Biz kendi çocuklarımıza bakamazken başımıza bir de bunu çıkardın. Bunun bize felâket getirmeyeceği ne malûm? Nasıl bakacağız elin çocuğuna? diye söylenmeye başladı.

— Bu soğukta bırakamazdım ya! dedi oduncu.
Sonra nasıl bulduğunu anlattı. Ama kadının siniri bir türlü geçmiyor, hem bağırıyor hem de onunla alay ediyordu:

— Bizim çocuklarımız ekmek bulamasın, sonra da kalkıp elin çocuğunu besleyelim, iyi iş doğrusu! Söylesene bizi kim doyuracak?

— Allah, kurtları kuşları beslemiyor mu?
— Evet, ama onların çoğu kış gelince ölüyor!
Oduncu başka bir şey söylemedi, ama açık kapının önünden de ayrılmadı. Buz gibi bir rüzgâr içeri giriyordu; kadın:

— Neden kapıyı kapamıyorsun? İçerisi buz gibi oldu. Üşüyorum, dedi.
— Katı yürekli birinin bulunduğu evde, daima soğuk bir rüzgâr esmez mi? dedi adam.
Kadın, sesini çıkarmadan içeri girerek ateşin başına geçti. Biraz durduktan sonra geri döndü. Gözleri dolu dolu olmuştu. Çocuğu kocasından alarak kucakladı, ateşin karşısına götürdü, sonra da en küçük çocuğunun yanına bir yatak yaparak yatırdı. Altın gibi, sapsarı saçlı ve pembe yanaklı çok güzel bir bebekti. Kadın, gülümseyen bebeğe bakıp ne kadar da güzel olduğunu düşündü. Ertesi gün oduncu, çocuğun altın işlemeli elbisesi ile boynundaki kıymetli gerdanlığı alıp dolaba sakladı.

Oduncunun çocuklarıyla beraber büyüyen çocuğun güzelliği gün geçtikçe artıyordu. Çocuk o kadar güzeldi ki, görenler bakmaya doyamıyor, bir gören bir daha görmek istiyordu. Altın gibi parlayan saçlarından dolayı, onu Altın çocuk diye çağırıyorlardı. Ne var ki, onun bu güzelliği gün geçtikçe kendisini egoist ve gururlu yapmıştı. Gittikçe kendini beğenmiş bir tavır takınan Altın Çocuk, zamanla köyün diğer çocuklarını da, beraber büyüdüğü oduncunun çocuklarını da beğenmez oldu. Her fırsatta onlara hakaret ediyor ve aşağılıyordu. En büyük zevki etrafındaki çocuklara hükmetmek, onlara hizmetçi muamelesi yapmaktı. Hiç kimseye acımazdı. Hele, kör, topal gibi sakatları gördüğü zaman acımak şöyle dursun, üstelik alay eder ve zavallıları taş yağmuruna tutardı. Altın Çocuğun başka bir zevki de su birikintilerine gidip kendi güzelliğini seyretmekti. Oduncu ile karısı, sık sık onu azarlar:

— Biz sana, senin başkalarına davrandığın gibi davranmadık! Sen de bir zamanlar onlar gibi kimsesiz ve yardıma muhtaç bir durumdaydın! derlerdi.

Köyün yaşlıları da ona durmadan nasihat ederlerdi. Ama söylenen sözlerin hepsi de, onun bir kulağından girer, bir kulağından çıkardı.

Bir gün, köye ihtiyar bir dilenci gelmişti. Zavallı kadıncağızın elbiseleri yırtılmış, yol yürümekten ayakları parçalanmıştı. Zayıflıktan neredeyse ölecek haldeydi. Köye gelince bir ağacın altına oturup dinlenmek istedi. Altın Çocuk onu gördü ve arkadaşlarını toplayarak:

— Bakın, ağacın altındaki pis dilenciye bakın! Gelin onu kovalım, çünkü çok çirkin! dedi.
Sonra yanına gidip ona taş atmaya, zavallı kadınla alay etmeye başladı. Bu sırada oduncu onun yaptıklarını görünce koşup geldi:

— Ne yapıyorsun? dedi. Sen dünyanın en katı kalpli insanısın! Ne diye kadıncağıza böyle davranıyorsun?

Altın Çocuk bu sözlerden sonra hırsından kıpkırmızı oldu ve:
— Ben senin oğlun değilim! diye bağırdı. Benimle bu şekilde konuşamazsın!
— Doğru, ama ben seni ormanda bulduğum zaman acımıştım! diye cevap verdi oduncu.
Dilenci kadın bu sözleri duyunca birden bağırdı ve kendinden geçti. Oduncu, kadıncağızı evine götürdü; karısıyla beraber uğraşıp zavallıyı ayılttı. Sonra yiyecek verdiler. Ama dilenci hiçbir şey yemek istemiyordu.

— Demek, çocuğu ormanda buldunuz, dedi. On yıl önceydi değil mi?
— Evet, tam on yıl oldu.
— Peki, üstünde ne vardı, söyleyin bana? Boynunda kıymetli bir gerdanlık var mıydı? Elbisesi altın işlemeli miydi?

Oduncu şaşırmıştı:
— Doğrusu, tam dediğiniz gibi oldu.
Sonra dolabı açarak, gerdanlıkla elbiseyi çıkardı. Kadın onları görünce sevinçten ağlamaya başladı:
— O, benim yavrum! Onu ormanda kaybetmiştim! Yalvarırım, onu hemen getirin! Çünkü sevgili yavrumu bulmak için bütün dünyayı dolaştım!

Oduncuyla karısı çıkarak Altın Çocuğu çağırdılar.
— Çabuk gel! Annen geldi, seni bekliyor!
Altın Çocuk buna çok şaşırdı ve annesini görmek için koşa koşa, heyecan içinde eve geldi. İçeri girdiği zaman:

— Hani benim annem? Burada şu pis dilenciden başka kimseyi göremiyorum!
Dilenci cevap verdi:
— Annen benim yavrum.
— Çıldırmışsın sen! Sen kim, benim annem olmak kim... Çünkü sen çirkin bir dilencisin ve ben senin oğlun değilim! Çabuk defol buradan!

— Hayır, sen benim çocuğumsun; Haydutlar, seni kollarımdan alıp, kaçırdılar! Ama ben seni tanıdım. Boynundaki gerdanlık ve sırtındaki elbiseyi sana ben yapmıştım. Sana yalvarıyorum benimle beraber gel, çünkü seni bulmak için bütün dünyayı dolaştım!

Altın Çocuk yerinden bile kıpırdamadı, ihtiyar kadının söylediklerine kulaklarını ve kalbini tıkayarak:

— Benim annem bile olsan, bu kılıkla karşıma çıkacağına benden uzak dursan en büyük iyiliği yapmış olursun. Hadi, hemen git buradan ve bir daha dönme!

Kadıncağız:
— Ne yazık! Bari gitmeden önce seni bir defa kucaklayayım. Çünkü seni bulmak için çok acı çektim!
— Hayır, senin yüzüne bile bakmaya iğreniyorum! Seni kucaklamaktansa bir yılanı, bir yengeci kucaklamak daha iyidir!

Bu sözler üzerine zavallı kadın kalktı ve hıçkırıklar içinde gözden kayboldu. Altın Çocuk, onun gittiğini görünce arkadaşlarının yanına döndü. Ama arkadaşları onu görünce bağırmaya, alay etmeye başladılar:

— Şuna bakın. Yılandan daha soğuk, yengeçten daha çirkin olmuş!
Onunla alay edip, taşa tuttular. Altın Çocuk bu sözlerden hiçbir şey anlamamıştı. “Zavallılar delirdi” diye söylenerek hemen en yakın su birikintisine koştu. Güzelliğini seyretmek istiyordu.

Suya bakınca bir de ne görsün! Aman Allah’ım, yüzü bir yengeç kadar çirkin olmuş, vücudu bir yılan gibi pullarla kaplanmıştı. Büyük bir ümitsizlik içinde kendisini yere atarak:

— Ben bunu hak ettim! Çünkü annemi inkâr ettim! Ona kötü sözler söyledim! Annemin kalbini kırdım! Kendimi beğenmişliğim, annemi incitmeme neden oldu! Onu arayıp, bulmalıyım! diye ağlamaya başladı.

Yola çıkacağı sırada, oduncunun küçük kızı yaklaştı:
— Güzelliğini kaybettiğin için üzülme. Yine bizimle beraber kal. Ben seninle alay etmem, dedi.
Ama Altın Çocuk:
— Hayır, annemi bulmalıyım. Nerede olursa olsun, onu bulup kendimi affettireceğim.
Çünkü ben anneme kötü sözler söylediğim için bu hale geldim, dedi.
Sonra koşa koşa annesinin peşinden yola koyuldu. Bütün gün, ormanın içinde seslenerek dolaştı. Akşam olduğu zaman çimenlere uzanıp yattı. Onu gören bütün hayvanlar kaçıyorlardı. Çünkü ne kadar kalpsiz ve zalim olduğunu hepsi de iyi bilirdi. Böylece ormanın içinde yapayalnız kaldı, yanında sadece bir yılanla bir de yengeç vardı. Onlar hiç eksik olmuyordu.

Sabahleyin uyandığı zaman, ağaçlardan yabani meyve toplayıp yedi ve yola koyuldu. Yürürken bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da karşısına her çıkana annesini soruyordu. Tavşana:

— Sen, çok hızlı koşarsın; annemi gördün mü?
Tavşan:
— Gözümü oyduğun için, etrafı göremiyorum, diye cevap verdi.
Kırlangıca sordu:
— Sen her yerde uçabilirsin, söyle annemi gördün mü?
Ama kırlangıç:
— Benim kanatlarımı koparan sen değil misin? diye cevap verdi. Artık uçamıyorum.
Ağaçların altında oynayan sincaba bile sordu:
— Annem nerede?
— Ne bileyim ben. Sen benim annemi öldürdün; şimdi de öldürmek için kendi anneni mi arıyorsun?
Altın Çocuk, başı önünde ağlaya ağlaya bütün hayvanlardan özür diledi. Üç gün süren yorucu bir yolculuktan sonra ormandan çıktı.

Artık ovada yürüyordu. Köylere uğradığı zaman, çocuklar onunla alay ediyorlardı. Ondan korkan köylüler, onu samanlıklarında bile yatırmak istemiyorlar, hizmetçiler onu daha uzaktan görür görmez kovuyorlardı. Hiçbir yerde annesinden bir haber alamıyordu.

Böylece üç yıl geçti. Üç yılda bütün dünyayı dolaştı, ama annesini bulamadı. Bazen annesini görür gibi oluyor, delicesine koşmaya başlıyor, ama hiçbir zaman ona yetişemiyordu. Nihayet bir akşam, büyük bir şehrin surları önüne geldi. Üç sene yalın ayak gezmiş olması, üç sene boyunca bir tek tatlı söz işitmemesi ve daima hakaret görüşü onu artık tamamen bitkin bir hale getirmişti. Büyük şehrin kapısına geldiği zaman, ayakları kan içindeydi. Nöbetçiler, ona ne istediğini sordular.

— Annemi arıyorum! Yalvarırım müsaade edin de şehre gireyim, belki burada bulurum!
Ama askerler onunla alay ettiler, içlerinden biri sakalını kaşıdı, sonra:
— Doğrusunu istersen, annen seni görürse hiç de sevinmez! Çünkü sen bir yengeçten daha çirkin, bir yılandan daha soğuksun. Hadi, defol git buradan! Senin gibi bir mendeburun annesi burada olamaz! diye bağırdı.

Bir başkası da:
— Annen kim? diye sordu. Neden arıyorsun?
Altın Çocuk:
— Annem de benim gibi bir dilenci, diye cevap verdi. Ona çok kötü sözler söyledim. Onu bulup özür dilemek istiyorum! Yalvarırım beni içeri bırakın! Belki de buradadır!

Ama bu yalvarmaları hiç fayda etmedi, süngüleriyle iterek zavallıyı uzaklaştırdılar. Tam o sırada bir başkası söze karıştı:

— Yahu bu maskarayı ne diye kovuyorsunuz? Hiç olmazsa esir olarak satar, parasıyla şarap içeriz.
Bu sözleri duyan korkunç yüzlü bir ihtiyar:
— Onu bir şarap parasına ben satın alırım, dedi.
Askerler hemen çocuğu ihtiyara sattılar. O da Altın Çocuğu şehre soktu. Sokaklardan geçtikten sonra küçük bir kapının önünde durdular; ihtiyar sopasıyla dokununca kapı açıldı. Birkaç basamak indiler, sonra adam çocuğun gözünü bağladı. Altın Çocuk, yolun bundan sonraki kısmında nereden geçtiklerini bilemiyordu. Gözünün bağı çözüldüğü zaman, kendisini bir mahzende buldu. İhtiyar, ona simsiyah bir parça ekmek verdi. Sonra da sarımtırak renkte bir bardak su vererek zorla içirdi ve kapıyı kilitleyip dışarı çıktı. Bu ihtiyar aslında tehlikeli bir büyücüydü.

Ertesi sabah çocuğun yanına geldiği zaman:
— Bana bak, ileride düşmanlarımızın şehrinin yanında bir orman vardır. Orada üç tane kıymetli altın gizli. Bunlardan biri beyaz, biri sarı, biri de kırmızı renktedir. Bugün, bana beyaz renkli altını getireceksin. Eğer akşama kadar getiremezsen sana yüz sopa vururum! Hadi, hemen git! Güneş batınca, seni evin kapısında bekliyor olacağım! Altını mutlaka getir ve unutma ki, benim esirimsin! Seni para vererek satın aldım, dedi.

Çocuğun gözlerini bağlayarak dışarı çıkardı. Çocuk birkaç saat yürüdükten sonra, büyücünün söylediği ormana vardı. Burası çok güzel bir yerdi. Her taraftan tatlı kuş cıvıltıları geliyor, çiçeklerden iç açıcı kokular yükseliyordu. Uzun zamandır mahzende kapalı kaldığı için, bütün bunlar zavallının hoşuna gitti, ama sonra görevini hatırlayınca yine ağlamaya başladı. Bu koskoca ormanda beyaz altını nasıl bulabilirdi? Akşama kadar aradığı halde, beyaz altını bulamadı. Akşam olunca yüz sopa yiyeceğini bile bile şehrin yolunu tuttu. Tam ormandan çıkacağı sırada, bir ses duydu. Bu acı çeken bir hayvanın bağırtısına benziyordu. Hemen o tarafa doğru koştu. Bir tavşan tuzağa düşmüştü. Biraz sonra avcı gelip, onu öldürecekti. Tavşanı tuzaktan kurtardı, sonra:

— Ne tuhaf, ben bir esirim, ama sana özgürlüğünü verebiliyorum, dedi.
Bunun üzerine tavşan:
— Beni ölümden kurtardın. Buna karşılık, ben de sana yardım etmek isterdim, dedi.
Altın Çocuk:
— Beyaz altını arıyorum, ama hiçbir yerde bulamadım. Eve dönünce sahibim beni dövecek, dedi.
— Benimle gel, dedi tavşan.
Biraz gidince, bir çınarın dibinde beyaz altını gördü. Bunun üzerine tavşana:
— Sana yaptığım yardımı bin mislisiyle ödedin, dedi.
Sonra tavşana teşekkür ederek, şehrin yolunu tuttu. Şehri çevreleyen surların kapısına gelince birini gördü. Zavallının vücudu yara içindeydi ve elbiseleri de yırtık pırtıktı. Adam çocuğu görünce seslendi:

— Açlıktan ölüyorum! Allah rızası için bana biraz para ver!
Altın Çocuk:
— Ne yazık ki, yanımda bir tek para var; onu da efendime götürüyorum. Götürmezsem bana yüz sopa vuracak.

Dilenci o kadar yalvardı ki, çocuk dayanamadı ve altını ona verdi. Eve geldiği zaman, büyücü daha kapıdan:

— Altını getirdin mi? diye sordu.
Altın Çocuk:
— Hayır, diye cevap verdi.
Bunu duyan büyücü, çocuğun üzerine atılarak onu dövdü, sonra önüne boş bir kap uzatarak yemesini, boş bir bardak uzatarak içmesini emretti. Sonrada, zavallıyı mahzene kapattı.

Ertesi sabah, büyücü yine geldi. Altın Çocuktan, gidip sarı altını getirmesini istedi. Büyücü, bu defa da bulamazsa üç yüz sopa vuracağını söyleyerek, zavallı çocuğu korkuttu. Altın Çocuk,

Üzüntü içinde ormana gitti. Bütün gün aradı, taradı ama sarı altını bulamadı. Akşam olduğu zaman bir taşın üzerine oturup ağlamaya başladı. O sırada bir gün önce kurtardığı tavşan göründü:

— Niye ağlıyorsun? diye sordu.
— Bu ormanda sarı altın varmış, onu arıyorum. Eğer bulamazsam efendim üç yüz sopa vuracak!
Tavşan:
— Benimle gel, dedi.
Hemen ormana girdiler. Tavşan onu bir gölün kenarına götürdü. Suyun dibi pırıl pırıl parlıyordu. Sarı altın oradaydı. Altın Çocuk sevinçle bağırdı:

— Sana nasıl teşekkür edeyim? İkinci defadır bana yardım ediyorsun!
Tavşan giderken:
— Sen benim hayatımı kurtardın ya, dedi.
Altın Çocuk sarı altını alarak yola koyuldu. Şehrin kapısına geldiği zaman, dilenci yine karşısına çıktı. Önünde diz çöküp:

— Allah rızası için, bana para ver! Açlıktan ölüyorum! diye inledi.
Altın Çocuk:
— Sadece sarı altınım var, onu da sahibime götürüyorum. Eğer bugün de götürmezsem beni dövecek, dedi.

Dilenci o kadar çok yalvardı ki, çocuk dayanamadı ve sarı altını da ona verdi. Eve geldiği zaman ihtiyar daha uzaktan:

— Altını getirdin mi? diye sordu.
Çocuktan: “Hayır” diye cevap alınca üstüne atılıp fena halde dövdü, sonra hemen mahzene hapsetti. Ertesi sabah da şafakla beraber odasına girerek:

— Eğer, bugün bana kırmızı altını getirirsen seni serbest bırakırım. Getirmezsen hayatından ümidini kes, çünkü hemen öldürürüm, dedi.

Altın Çocuk tekrar ormana gitti. Bütün gün, akşama kadar altını aradı, ama bulamadı. Akşam bitkin bir halde bir taşa oturup, ağlamaya başladı; çünkü bu defa artık kurtuluş yoktu. Eve dönünce adamın kendisini öldüreceği muhakkaktı. Zavallıcık halini düşünüp ağlarken, tavşan yanına geldi ve:

— Kırmızı altın arkandaki oyuğun içinde. Artık ağlama, dedi.
Altın Çocuk:
— İyi, ama ben senin bu iyiliğini nasıl öderim, dedi.
— Neden? Bir zamanlar sen de bana yardım etmemiş miydin? dedi tavşan.
Çocuk fazla vakit kaybetmeden kırmızı altını alıp yola koyuldu. Fakat şehre gelince dilenci yine yolunu keserek yalvarmaya başladı:

— Altını bana ver, yoksa açlıktan öleceğim!
Altın Çocuk yine adama acıdı, ne olursa olsun diyerek altını ona verdi ve:
— Al, senin daha çok ihtiyacın var, dedi.
Ama doğrusu çok üzgündü, çünkü şehre girince ihtiyarın kendisini öldüreceğini biliyordu.
Bununla beraber şehre girince neye uğradığını anlamadı. Çünkü kapıdan içeri adımını atınca nöbetçiler önünde iki büklüm eğildiler, hepsi de:

— Aman Allah’ım, efendimiz ne kadar güzel, diyorlardı.
Sokaklardan geçerken arkasına halk takıldı; herkes kendi arasında:
— Dünyada ondan güzel biri olamaz! diyordu.
Altın Çocuk o kadar şaşırmıştı ki, yolunu kaybetti ve biraz sonra kendisini kralın sarayı önünde buldu. Aynı anda sarayın kapıları açıldı ve yüksek rütbeli subaylar, dışarı çıkarak önünde eğildiler. Hepsi de:

— Sen bizim prensimizsin! Kralımızın oğlusun! Biz de seni bekliyorduk! dediler.
Altın Çocuk korkudan titreyerek cevap verdi:
— Ben, bir kralın değil, fakir bir dilencinin çocuğuyum! Bu kadar çirkin olduğum halde, neden bana güzel diyorsunuz?

Zavallı çocuk kendisiyle alay ettiklerini sanıyordu. Askerlerden biri, pırıl pırıl parlayan çelik kalkanını çocuğun önüne getirdi. Altın Çocuk tekrar eski güzelliğine kavuşmuş olduğunu gördü.

Kralın adamları önünde diz çökerek:
— Uzun zamandan beri sizi bekliyorduk, dediler.
Altın Çocuk:
— Ben buna lâyık değilim! Ben annemi inkâr ettim! Onu bulmadan hiçbir yerde kalamam!
Onu bulup özür dilemeliyim! Rica ediyorum, beni bırakın gideyim! dedi ve gitmek üzere yürüdü. O sırada, kalabalığın arasında annesini gördü. Birden çılgın gibi ona doğru koştu. Heyecandan konuşamıyor, sadece annesinin yaralı ayaklarını öpüyor ve ağlıyordu. Heyecanı biraz yatışınca:

— Anne, beni affet! Gururum yüzünden seni inkâr ettim! Sana çok kötü davrandım! Yalvarırım beni yine sev; ben senin çocuğunum! diye yalvardı.

Dilenci cevap vermiyordu. O sırada annesinin yanında her tarafı yara içinde olan adamı gördü; hemen ona dönerek:

— Ben sana üç defa yardım ettim, sen de bana yardım et! Anneme benimle konuşmasını söyle! diye bağırdı.

Altınları verdiği dilenci de cevap vermedi. Çocuk tekrar annesine dönerek:
— Anne, üzüntümden ne yapacağımı bilemiyorum! Beni affettiğini söyle, hemen ormana döneyim! dedi.
Altın Çocuk, tekrar annesinin ayaklarına kapandı. Bunun üzerine dilenci elini çocuğun başına koyarak:

— Kalk! dedi.
Çocuk doğruldu. Karşısında Kral ve Kraliçe vardı. Kraliçe:
— İşte, yardımına koştuğun baban, dedi.
Kral:
— İste, ayaklarını öptüğün annen, dedi.
Üçü birden kucaklaşarak halkın çılgınca alkışları ve “Yaşa” sesleri arasında saraya girdiler. Büyücüye büyük bir ceza verildi. Oduncuya ise çok kıymetli hediyeler gönderildi. O günden sonra, herkese iyilik ederek ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşadılar.

Hans Christian Andersen