|
Altın Çocuk (Masal)
Fakir bir oduncu bütün gün bin bir zahmetle topladığı odunları sırtına vurmuş, eve dönüyordu. Mevsimlerden kıştı. Orman bembeyaz bir kar örtüsü altında uyuyor, ağaç dallarından koca koca buzlar sarkıyordu. Hava o kadar soğuktu ki, dağlardan akan çağlayanlar bile donmuştu. Sanki dünya evleniyordu da gelinliğini giymişti. Zavallı hayvanlar, açlıktan ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Küçük sincaplar, çam ağaçlarının oyuklarına çekilmiş, burunlarını karınlarına bastırarak ısınmaya çalışıyor, tavşanlar donmamak için tostoparlak olmuş, yuvalarında yatıyorlardı. Oduncu sırtındaki yüke rağmen karları yararak ilerlemeye çalışıyordu. Bir ara ayağı takılıp, derin bir çukura düştü. Çıktığı zaman, görseydiniz tanıyamazdınız, çünkü değirmenciler gibi bembeyaz olmuştu. Bir defasında da ayakları buza takıldı. Saatlerce yürüdükten sonra, uzaktan köyün ışıkları göründüğü zaman sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Zavallıcık çok fakirdi ve karınlarını doyurmak için karda kışta çalışıyordu. Ama yaşamak yine de güzeldi ve bütün bu zahmetlere değiyordu. O sırada ormanın içinden bir bebek ağlaması duydu. Kulaklarına inanamadı önce, ama yeniden duyunca sırtındaki odunları bırakıp hızla koşmaya başladı. İyi kalpli oduncu, nihayet bir ağacın altında altın işlemeli bir elbise olduğunu gördü. Elbisenin altında bir şeyin kıpırdadığı belli oluyordu. Hemen elbiseyi açmaya başladı. Altın işlemeli elbiseye sarınmış dünya güzeli bir bebek çıktı! Oduncu çok şaşırmıştı. Çocuğu burada ölüme terk etmek doğru bir şey değildi. “Ben de fakirim, ama çocuğu burada bırakamam. Onu eve götüreyim, karım kendi çocuklarımıza baktığı gibi ona da bakar.”diye düşündü. Çocuğu alıp elbiseye sardı ve köye doğru yürümeye başladı. Nihayet köye vardı. Karısı kapıyı açtığı zaman, kocasını sağ salim görünce çok sevindi. Sırtından yükünü aldı, sonra ayakkabılarını çıkarıp içeri girmesini söyledi. Adam:
— Yalnız, ormanda bir şey buldum, onu da yanımda getirdim.
— Bu soğukta bırakamazdım ya! dedi oduncu. — Bizim çocuklarımız ekmek bulamasın, sonra da kalkıp elin çocuğunu besleyelim, iyi iş doğrusu! Söylesene bizi kim doyuracak?
— Allah, kurtları kuşları beslemiyor mu?
— Neden kapıyı kapamıyorsun? İçerisi buz gibi oldu. Üşüyorum, dedi. Oduncunun çocuklarıyla beraber büyüyen çocuğun güzelliği gün geçtikçe artıyordu. Çocuk o kadar güzeldi ki, görenler bakmaya doyamıyor, bir gören bir daha görmek istiyordu. Altın gibi parlayan saçlarından dolayı, onu Altın çocuk diye çağırıyorlardı. Ne var ki, onun bu güzelliği gün geçtikçe kendisini egoist ve gururlu yapmıştı. Gittikçe kendini beğenmiş bir tavır takınan Altın Çocuk, zamanla köyün diğer çocuklarını da, beraber büyüdüğü oduncunun çocuklarını da beğenmez oldu. Her fırsatta onlara hakaret ediyor ve aşağılıyordu. En büyük zevki etrafındaki çocuklara hükmetmek, onlara hizmetçi muamelesi yapmaktı. Hiç kimseye acımazdı. Hele, kör, topal gibi sakatları gördüğü zaman acımak şöyle dursun, üstelik alay eder ve zavallıları taş yağmuruna tutardı. Altın Çocuğun başka bir zevki de su birikintilerine gidip kendi güzelliğini seyretmekti. Oduncu ile karısı, sık sık onu azarlar: — Biz sana, senin başkalarına davrandığın gibi davranmadık! Sen de bir zamanlar onlar gibi kimsesiz ve yardıma muhtaç bir durumdaydın! derlerdi. Köyün yaşlıları da ona durmadan nasihat ederlerdi. Ama söylenen sözlerin hepsi de, onun bir kulağından girer, bir kulağından çıkardı. Bir gün, köye ihtiyar bir dilenci gelmişti. Zavallı kadıncağızın elbiseleri yırtılmış, yol yürümekten ayakları parçalanmıştı. Zayıflıktan neredeyse ölecek haldeydi. Köye gelince bir ağacın altına oturup dinlenmek istedi. Altın Çocuk onu gördü ve arkadaşlarını toplayarak:
— Bakın, ağacın altındaki pis dilenciye bakın! Gelin onu kovalım, çünkü çok çirkin! dedi. — Ne yapıyorsun? dedi. Sen dünyanın en katı kalpli insanısın! Ne diye kadıncağıza böyle davranıyorsun?
Altın Çocuk bu sözlerden sonra hırsından kıpkırmızı oldu ve:
— Demek, çocuğu ormanda buldunuz, dedi. On yıl önceydi değil mi?
Oduncu şaşırmıştı:
Oduncuyla karısı çıkarak Altın Çocuğu çağırdılar.
— Hani benim annem? Burada şu pis dilenciden başka kimseyi göremiyorum! — Hayır, sen benim çocuğumsun; Haydutlar, seni kollarımdan alıp, kaçırdılar! Ama ben seni tanıdım. Boynundaki gerdanlık ve sırtındaki elbiseyi sana ben yapmıştım. Sana yalvarıyorum benimle beraber gel, çünkü seni bulmak için bütün dünyayı dolaştım! Altın Çocuk yerinden bile kıpırdamadı, ihtiyar kadının söylediklerine kulaklarını ve kalbini tıkayarak: — Benim annem bile olsan, bu kılıkla karşıma çıkacağına benden uzak dursan en büyük iyiliği yapmış olursun. Hadi, hemen git buradan ve bir daha dönme!
Kadıncağız: Bu sözler üzerine zavallı kadın kalktı ve hıçkırıklar içinde gözden kayboldu. Altın Çocuk, onun gittiğini görünce arkadaşlarının yanına döndü. Ama arkadaşları onu görünce bağırmaya, alay etmeye başladılar:
— Şuna bakın. Yılandan daha soğuk, yengeçten daha çirkin olmuş! Suya bakınca bir de ne görsün! Aman Allah’ım, yüzü bir yengeç kadar çirkin olmuş, vücudu bir yılan gibi pullarla kaplanmıştı. Büyük bir ümitsizlik içinde kendisini yere atarak: — Ben bunu hak ettim! Çünkü annemi inkâr ettim! Ona kötü sözler söyledim! Annemin kalbini kırdım! Kendimi beğenmişliğim, annemi incitmeme neden oldu! Onu arayıp, bulmalıyım! diye ağlamaya başladı.
Yola çıkacağı sırada, oduncunun küçük kızı yaklaştı: Sabahleyin uyandığı zaman, ağaçlardan yabani meyve toplayıp yedi ve yola koyuldu. Yürürken bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da karşısına her çıkana annesini soruyordu. Tavşana:
— Sen, çok hızlı koşarsın; annemi gördün mü? Artık ovada yürüyordu. Köylere uğradığı zaman, çocuklar onunla alay ediyorlardı. Ondan korkan köylüler, onu samanlıklarında bile yatırmak istemiyorlar, hizmetçiler onu daha uzaktan görür görmez kovuyorlardı. Hiçbir yerde annesinden bir haber alamıyordu. Böylece üç yıl geçti. Üç yılda bütün dünyayı dolaştı, ama annesini bulamadı. Bazen annesini görür gibi oluyor, delicesine koşmaya başlıyor, ama hiçbir zaman ona yetişemiyordu. Nihayet bir akşam, büyük bir şehrin surları önüne geldi. Üç sene yalın ayak gezmiş olması, üç sene boyunca bir tek tatlı söz işitmemesi ve daima hakaret görüşü onu artık tamamen bitkin bir hale getirmişti. Büyük şehrin kapısına geldiği zaman, ayakları kan içindeydi. Nöbetçiler, ona ne istediğini sordular.
— Annemi arıyorum! Yalvarırım müsaade edin de şehre gireyim, belki burada bulurum!
Bir başkası da: Ama bu yalvarmaları hiç fayda etmedi, süngüleriyle iterek zavallıyı uzaklaştırdılar. Tam o sırada bir başkası söze karıştı:
— Yahu bu maskarayı ne diye kovuyorsunuz? Hiç olmazsa esir olarak satar, parasıyla şarap içeriz.
Ertesi sabah çocuğun yanına geldiği zaman: Çocuğun gözlerini bağlayarak dışarı çıkardı. Çocuk birkaç saat yürüdükten sonra, büyücünün söylediği ormana vardı. Burası çok güzel bir yerdi. Her taraftan tatlı kuş cıvıltıları geliyor, çiçeklerden iç açıcı kokular yükseliyordu. Uzun zamandır mahzende kapalı kaldığı için, bütün bunlar zavallının hoşuna gitti, ama sonra görevini hatırlayınca yine ağlamaya başladı. Bu koskoca ormanda beyaz altını nasıl bulabilirdi? Akşama kadar aradığı halde, beyaz altını bulamadı. Akşam olunca yüz sopa yiyeceğini bile bile şehrin yolunu tuttu. Tam ormandan çıkacağı sırada, bir ses duydu. Bu acı çeken bir hayvanın bağırtısına benziyordu. Hemen o tarafa doğru koştu. Bir tavşan tuzağa düşmüştü. Biraz sonra avcı gelip, onu öldürecekti. Tavşanı tuzaktan kurtardı, sonra:
— Ne tuhaf, ben bir esirim, ama sana özgürlüğünü verebiliyorum, dedi.
— Açlıktan ölüyorum! Allah rızası için bana biraz para ver! Dilenci o kadar yalvardı ki, çocuk dayanamadı ve altını ona verdi. Eve geldiği zaman, büyücü daha kapıdan:
— Altını getirdin mi? diye sordu. Ertesi sabah, büyücü yine geldi. Altın Çocuktan, gidip sarı altını getirmesini istedi. Büyücü, bu defa da bulamazsa üç yüz sopa vuracağını söyleyerek, zavallı çocuğu korkuttu. Altın Çocuk, Üzüntü içinde ormana gitti. Bütün gün aradı, taradı ama sarı altını bulamadı. Akşam olduğu zaman bir taşın üzerine oturup ağlamaya başladı. O sırada bir gün önce kurtardığı tavşan göründü:
— Niye ağlıyorsun? diye sordu.
— Sana nasıl teşekkür edeyim? İkinci defadır bana yardım ediyorsun!
— Allah rızası için, bana para ver! Açlıktan ölüyorum! diye inledi. Dilenci o kadar çok yalvardı ki, çocuk dayanamadı ve sarı altını da ona verdi. Eve geldiği zaman ihtiyar daha uzaktan:
— Altını getirdin mi? diye sordu. — Eğer, bugün bana kırmızı altını getirirsen seni serbest bırakırım. Getirmezsen hayatından ümidini kes, çünkü hemen öldürürüm, dedi. Altın Çocuk tekrar ormana gitti. Bütün gün, akşama kadar altını aradı, ama bulamadı. Akşam bitkin bir halde bir taşa oturup, ağlamaya başladı; çünkü bu defa artık kurtuluş yoktu. Eve dönünce adamın kendisini öldüreceği muhakkaktı. Zavallıcık halini düşünüp ağlarken, tavşan yanına geldi ve:
— Kırmızı altın arkandaki oyuğun içinde. Artık ağlama, dedi.
— Altını bana ver, yoksa açlıktan öleceğim!
— Aman Allah’ım, efendimiz ne kadar güzel, diyorlardı.
— Sen bizim prensimizsin! Kralımızın oğlusun! Biz de seni bekliyorduk! dediler. Zavallı çocuk kendisiyle alay ettiklerini sanıyordu. Askerlerden biri, pırıl pırıl parlayan çelik kalkanını çocuğun önüne getirdi. Altın Çocuk tekrar eski güzelliğine kavuşmuş olduğunu gördü.
Kralın adamları önünde diz çökerek: — Anne, beni affet! Gururum yüzünden seni inkâr ettim! Sana çok kötü davrandım! Yalvarırım beni yine sev; ben senin çocuğunum! diye yalvardı. Dilenci cevap vermiyordu. O sırada annesinin yanında her tarafı yara içinde olan adamı gördü; hemen ona dönerek: — Ben sana üç defa yardım ettim, sen de bana yardım et! Anneme benimle konuşmasını söyle! diye bağırdı.
Altınları verdiği dilenci de cevap vermedi. Çocuk tekrar annesine dönerek:
— Kalk! dedi. Hans Christian Andersen |