Altı Kuğu (Masal)

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde avcılığa çok meraklı ünlü bir kral varmış. Gel zaman git zaman bu kral bir gün adamlarıyla beraber yaban hayvanları ile ünlü bir ormanda ava çıkmışlar. Heyecanla her şeyi unutup gördükleri bir geyiğin peşinde saatlerce koşmuşlar. Geyiği tutamadıkları gibi, kral arkasına baktığında ne görse iyi...! Etrafında kimsecikler yokmuş. Bütün adamları ve askerleri kendisini kocaman ormanda tek başına bırakıp gitmemişler mi? Yolunu da kaybetmiş. Uğraşmış didinmiş ama bir türlü yolunu bulamamış.

O sırada karşıdan gelmekte olan yaşlı bir kadından yolunu sormak istemiş. Meğer bu kadın da büyücü cadının biriymiş.

Kral: “Bana baksana hanımefendi... Bu ormandan nasıl çıkacağımı bana tarif edebilir misin?”
Kadın: “Söylerim elbet ama tek bir şartla. Sana öncelikle şunu söylemek isterim ki eğer ben sana çıkış yolunu göstermeyecek olursam hiç bir zaman bu ormandan çıkamazsın ve açlıktan, susuzluktan, soğuktan ölür gidersin.”

Kral düşünmüş, taşınmış ve demiş ki:
“Söyle bakalım, şartın nedir?”
Büyücü kadın şartını anlatmağa başlamış:
“Benim güzel bir kızım var, dünyalar güzeli bir kızdır. Senin gibi bir krala layık bir kızdır. Eğer onunla evlenir ve kraliçeliğe kabul edersen, sana bu ormandan çıkman için yardım ederim.” demiş.

Kadının bu teklifini Kral mecburen kabul etmek zorunda kalmış. Büyücü kadının kızını atına bindirmiş ve kadının gösterdiği yoldan sarayına ulaşmış.

Saraya vardıktan sonra kırk gün kırk gece süren büyük bir düğün töreni yapıp kızla kral evlenmişler. Fakat Kralın önceki karısından yedi tane çocuğu varmış. Bunlardan altı tanesi erkek ve bir tanesi de kızmış. Çocuklarının üvey annelerinden zarar görmelerini istemeyen Kral onları kimsenin bulamayacağı uzaklıkta bir yerde küçük bir köşke yerleştirmiş. Kendisi bile oraya giden yolu bulamaz, akıllı bir kadının verdiği bir yumak yünü yerde yuvarlayarak, yumağın yuvarlandığı yönde yürür ve köşkü bulurmuş. Gel zaman git zaman, kralın saraydan çok sık aralıklarla ayrılıp bir yerlere gittiğini gören yeni kraliçe, onun bu halinden şüphelenerek nereye gittiğini öğrenmeye karar vermiş. Kendisine nereye gittiğini sormuş ama bir şey öğrenememiş. Sonra uşaklara bol miktarda altınlar vererek kralın nereye gittiğini öğrenmiş. Çocukların saklı bulunduğu köşke nasıl gidileceğini de öğrenmiş ama bütün mesele kralın yün yumağını nereye sakladığını bulmakmış. Yumağı buluncaya kadar gözlerine uyku girmemiş. Sonunda eskiden annesinden öğrendiği bir büyü aklına gelmiş. Beyaz ipekten küçük gömlekler dikmiş ve onlara büyü yapmış. Kralın ava gittiği bir gün kraliçe gömlekleri alıp ormana girmiş, gömlekler ona yün yumağının uzandığı yolu göstermişler. Böylece ormanın içindeki köşke ulaşmış. Köşkte oturan kralın çocukları ‘Babamız geliyor’ diyerek hepsi birden onu karşılamaya çıkmışlar. O sırada büyücü kraliçe her bir çocuğun başına diktiği gömleklerden bir tane geçirmiş, gömleklerdeki büyüden etkilenerek çocukların her biri birer kuğu haline dönüşüvermişler. Fakat kralın biricik kızı evden çıkmadığı için kraliçenin ondan haberi olmamış. Üvey çocuklardan kurtulduğuna çok sevinen kraliçe saraya dönmüş.

Avdan dönen kral çocuklarını görmek için köşke gittiğinde biricik kızından başka kimseyi ortalarda göremeyince şaşırıp kalmış:

“Kızım ağabeylerin nerede.” demiş.
Kız: “Babacığım, ağabeylerim beni bırakıp gittiler, yapayalnız kaldım.” diye ağlamağa başlamış. Sonra hepsinin

nasıl birer kuğu olduğunu pencereden bakarken gördüğünü an
latmış. Ağabeyleri uçup giderlerken kanatlarından kopup düşen tüyleri göstermiş. Kral çocukların başlarına büyük bir bela geldiğini anlamış ama, bunun Kraliçenin parmağı altından oyunu olduğunu hiç aklına getirmemiş. Ancak biricik kızını da ormanda tek başına bırakmamaya karar vermiş. Bu düşüncesini kızma anlatmış, kız da üvey annesinden korktuğu için saraya gitmek istemediğini söylemiş. Babasından bir gece daha köşkte kalmak için izin istemiş.

Kral köşkten gittikten sonra kız uzun uzun düşünmüş: “Burada artık daha fazla kalamam.” demiş. “Gidip kardeşlerimi aramalıyım.”

Öğlen vaktinde hemen yola çıkmış, akşama kadar ormanda yürümüş, akşam da dinlenmeden bütün gece yürümüş, ertesi gün yine aynı şekilde yoluna devam etmiş. Sonunda akşama doğru adım atacak kadar bile gücü kalmamış. Bir de bakmış ki hava kararmaya başlamış. Karşısına bir oduncu kulübesi çıkmış. Kulübenin kapısı açıkmış, içeri girip bakmış ve altı tane yatak görmüş. “Allah Allah...! Acaba bunlar kimin yatakları...!” diye merak etmiş. Sonra havada birtakım kanat sesleri duymuş. Başını kaldırıp baktığında ne görse iyi...Altı tane kuğu görmez mi...! Merak edip onları seyrederken kuğular yere konmuş ve kulübenin önünde toplanmışlar. Hepsi birbirinin üzerine liflemiş, kanatları, tüyleri sanki beyaz ipekli birer gömlek gibi sırtlarından sıyrılıp düşmüş. O zaman küçük kız bunların kendi kardeşleri olduğunu hemen anlamış. Kız saklandığı yerden çıkıp onlarla kucaklaşmış ve ağabeyleri ile sarmaş dolaş olmuşlar. Ama çocukların bu sevinçleri kursaklarında kalmış.

Kardeşleri kıza: “Sen burada kalamazsın, burası orman haydutlarının kulübesi, buraya gelirlerse seni görüp öldürürler.” demiş.

Kız cevap vermiş: “Siz de mi beni kurtaramazsınız?”
Kardeşleri: “Biz de kurtaramayız. Çünkü biz sadece onbeş dakikalığına kuğuluktan çıkıp insan şekline girebiliriz. Ondan sonra istemeyerek de olsa kuğu kılığına gireriz.” demişler. Küçük kız: “Tamam ama bu büyü bozulamaz mı, bir çaresi yok mu?” diye sormuş.

Kardeşleri: “Elbet çaresi var ama, çok zor. Senin altı yıl hiç konuş madan ve gülmeden yaşaman gerek. Bu altı yıllık süre içinde de bize yıldız otundan altı tane gömlek örmelisin. Fakat eğer ağzından tek ses veya kelime çıkaracak olursan bütün emeğin boşa gider ve hiç bir şeye yaramaz.” demişler.

Kardeşleri küçük kıza bunları anlatırken zaten on beş dakika dolmuş, ve hemen yeniden birer kuğu haline gelmişler ve uçup gitmişler.

Kardeşlerini tamamen kaybetmekten çok korkan küçük kız onları bu durumdan kurtarmayı bir kere kafasına koymuş. Hayatı pahasına da olsa onları kurtarmaya kendi kendine söz vermiş. O geceyi ormanda bir ağacın tepesinde geçirmiş. Sabah olunca erkenden kalkıp yıldız otu lifleri toplamış, tekrar ağacın üstüne çıkıp gömlekleri örmeye başlamış. Hiç konuşmuyormuş, gülecek bir şey de yokmuş zaten. Böylece konuşmayarak ve gülmeyerek oldukça uzun bir zaman geçirmiş. Ancak bir gün o ülkenin kralı askerleriyle beraber ava çıktığında ağacın tepesinde oturan kızı görmüşler. Kızı aşağı çağırmışlar:

“İn aşağıya ağaçtan, sana bir şey yapmayacağız.” demişler. Ama kız bir türlü aşağıya inmemiş. Ve onlara hiçbir cevap da vermemiş. Askerler bir türlü ağacın altından ayrılıp gitmiyorlarmış. Çaresiz kalan kız onları uzaklaştırmak için boynundaki kolyeyi aşağı atmış, yine gitmemişler bu sefer kemerini atmış, yine gitmeyince diz bağını ve arkasından da gömleğini çıkarıp atmış askerlerle. Fakat bunlara rağmen askerler bir türlü ağacın dibinden ayrılmıyorlarmış. En sonunda da ağaca tırmanıp kızı yaka paça alıp krala götürmüşler. Kral bu güzel kızı görünce sormuş: “Sen de kimsin? İn misin, cin misin, nesin? Ağacın üstünde ne arıyorsun?”

Kız bu soruların hiç birine cevap vermemiş. Kral bildiği bütün dillerde aynı soruları sormuş fakat hiç birine cevap alamamış. Fakat kızın güzelliği karşısında çok etkilenmiş. Sırtına kendi paltosunu giydirmiş ve atının önüne oturtmuş, kızı alıp sarayına götürmüş.

Saraya gidince en değerli ve süslü elbiseleri giydirmişler. Kral onu yeni ve temiz elbiseler içinde görünce daha çok sevmiş. Sofrada yanına oturtmuş. Kız ağzını açıp tek kelime konuşmuyormuş. Fakat kızın yürü yüşü, davranışı ve tavırları o kadar ince, o kadar kibar ve terbiyeliymiş ki Kral ona hayran kalmış!

“Tam benim aradığım bir kraliçesin sen.” demiş. Başka bir kadınla evlenemem. Ben seninle evlenmek istiyorum.”

Bir kaç gün sonra da günlerce süren büyük bir düğün yaparak kızla evlenmiş. Fakat kralın kötü kalpli bir annesi varmış, gelinini hiç sevmemiş. Gel zaman git zaman evlenmelerinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra kraliçenin bir kızı olmuş. Kralın annesi bu yeni doğan çocuğu kaçırmış, kraliçenin ağzına da uyurken kan sürmüş, ertesi sabah oğluna gidip şikâyet etmiş:

“Bak sevgili oğlum, senin aldığın kız yamyam, kendi çocuğunu yedi, bak dudakları da kanlı. Ortada çocuk ta yok zaten!” demiş.

Kral kadının bu söylediklerine hiç inanmamış. Kraliçe ise tüm bunlara rağmen umursamaz bir tavırla sürekli gömlekleri örmeye devam ediyormuş.

Evliliğin ikinci yılında kraliçenin bir de oğlu olmuş. Kralın annesi onu da kaçırmış. Kral bu işe bir türlü akıl sır erdiremiyormuş.

Annesine: “Çok temiz ve ahlaklı bir kadın, kendi halinde, çocuğunu neden yesin ki... Konuşabilseydi kendisini savunur, kimin haklı kimin haksız olduğunu anlardık. Fakat kadın hem dilsiz hem sağır bir zavallı!” demiş. Fakat üçüncü yıl yine çocuğu doğar doğmaz kaybolunca kral çaresiz kalmış, karısının mahkeme önüne çıkarılmasına razı olmuş.

Sonunda da kraliçe suçlu bulunarak yakılarak öldürülmesine karar verilmiş. Ölüm gününe kadar bir zindana kapatılmış, tam yakılacağı gün de artık altı yılın son günüymüş. Kraliçenin ördüğü gömleklerin hepsi bitmiş, ama sadece bir tanesinin sol koluna ip yetişmemiş. Kızı son gün sarayın avlusuna yığılan büyük bir odun yığınının üstüne koymuşlar. Biraz sonra yakılacakmış. Gözleriyle gökleri süzmüş. Sonunda büyük bir sevinç içinde karşıdan altı kuğunun gelmekte olduğunu görmüş. Kuğular beyaz kanatlarını gererek birbiri arkasından küçük kız kardeşlerinin oturtulduğu odun yığınlarının üzerine doğru süzülerek inmişler.

Her biri tam başının üzerinden geçerken kız gömlekleri üstlerine atmış. Her gömlek ağabeylerine değer değmez kuğu kılığından çıkarak hemen değişmişler ve tüyleri ile kanatları dökülerek, her biri yakışıklı birer delikanlı olmuş. Fakat en küçük kardeşin sol kolu kuğu kanadı olarak kalmış, odun yığınlarının üstünde toplanmışlar, sevinç gözyaşları içinde sarmaş dolaş olmuşlar. Biraz sonra kız elini kaldırarak birikmiş kalabalığın en önünde duran krala olan biteni anlatmış:

“Dilsiz ve sağır değilim, fakat kardeşlerimi kurtarmak için konuşmamak zorundaydım. Ben suçsuzum sevgili kocacığım, üç çocuğumu da senin üvey annen kaçırdı, bana iftira attı. Haksız yere beni suçladı.” demiş. Anlatılanları duyan kral hemen onları aşağı indirmiş, yeniden bir düğün, bayram yapılmış. Halka ziyafetler verilmiş. Kötü kalpli üvey anneyi de aynı odunların üstünde cayır cayır yakıp küllerini savurmuşlar. Küller rüzgarda uçup giderken hem ağabeyler, hem kardeşleri hem de kral mutluluktan havalarda uçuyorlarmış. Kötü kalpli kadın da kıskançlığının cezasını fazlasıyla ödemiş.

Hans Christian Andersen